Beytepe’den anılar (Volyüm 4)

Şafakta geri sayım devam ediyor. Gün itibariyle atarsa 39; yani Kırklareli. Plakalara inince zamanın daha hızlı geçeceğini söylüyorlardı; doğruymuş nitekim. Temmuz ayı çok yoğun geçti; hastanede dur durak bilmeden çalıştık diyebilirim. Günün sonunda pestilim çıkyıordu ama neticede zaman bir şekilde geçiyor. Askere gidenler iyi bilir ki; zamanın hızlı geçmesinden daha değerli bir şey varsa da o da tezkere kağıdıdır! ;)

Tabi faaliyetlerde de bir azalma yok. Usta birliğine geçeli 3 ay oldu ama hala sabah 5:30’da kalkıp; tuvalet ve banyo mıntıkası yapmaktayım. Artık bayağı bir alıştım. Askerden önce tuvalet yıkayacağımı söyleselerdi inanmazdım; ama Allah’ın sopası da yok tabi! ;) Böyle iner kafaya… Tabi bu işte de hızlandım zaman içerisinde. İlk önceleri 50 dakika falan sürerken; şimdi şimdi 20-30 dakikada bitiriyorum. Buraya yazıyorum ama hanım okuyup da evde de yaptırmaya kalkmasın. Sivilde isyanım büyük olur! :)

Ramazan’ı nasıl geçireceğim ise şimdilik büyük bir soru işareti. Ankara’da da havalar hayli sıcak, günler ise uzun. Ayakta koca koca postallar. Ama askerde geçirdiğim 4 ay sonunda bunun da altından kalkarım heralde… Hem Ramazan da zamanın hızlı geçmesini sağlayacak şeylerden biri olur. Ramazan bitti mi evdeyim bir kere. Bundan ala motivasyon olur mu?!

Yine de askerliğin yararlı yönleri de olmuyor değil. Örneğin acemilikten sonraki bu son 3 ayda 10 tane kitap okumuşum. Boşta olduğum her dakika okuyorum ki zaman geçip gidiversin; ben de etrafımdaki 40-50 IQ ortalamalı insanlardan olabilidiğine uzak durayım. Askerlikte fiziksel olarak yoruluyorsunuz elbette; en büyük mesele psikolojik yorgunluk. İnsanlardan, saçma kurallardan, içeri tıkılı kalmaktan, garip garip emirlerden, kamuflajdan, haki renkten, ictimadan, yemek duasından vs…

Az kaldı canım.

Beytepe’dan anılar (Volyüm 3)

Çarşıdan çarşıya şafakları azaltıyorum. Bugün atarsa 74, yani Bartın. Geriye dönüp bakınca zamanın hızlı geçtiğini söyleyebilirim elbette. Zira en son buraya birşeyler yazalı neredeyse 1 ay olmuş. Halbuki bana daha dünmüş gibi geliyor. Arada yaşanan onca olay, söylenen ve işitilen sözler, yorgunluklar ve bol bol kızgınlıklar geçip gitmiş gibi geliyor nedense.

Bir önceki yazıda 1/3’ü bitmişti demiştim; şimdiyse rakam %54. Yani yokuşun tepesine vardım ve artık sıra inişte. Her geçen gün düzlüğe daha fazla yaklaştığım hissini uyandırıyor bende. Hayırlısı diyorum böyle durumlarda.

Hastanede işler yoğun. En son temizlik şirketinin ihalesi bitince hastanenin temizliği de bizim üstümüze kaldı. Sanki boş boş oturuyormuşuz gibi. Allah’tan bir ara aralıksız 4 saate çıkan nöbetler tekrardan 2 saate indi de az olan uykumuzdan daha fazla feragat etmek zorunda kalmadık. Şimdilik günde 5 saat uyuyabilirsem süper diyorum. Zira ortalamalar 4 saat civarında. Ama insan buna da alışıyor zamanla. İlk zamanlarda olduğu gibi koymuyor artık tabiri caizse.

Fakat yine bulaşık yıkama, koğuş temizleme, gerektiğinde kazma kürek işleri son sürat devam ediyor. Ballerina Cif reklamlarındaki gibi elimde paspas’ımla hastane koridorlarını parlatıyorum anacım! ;)

Bir de buraya kısacık da olsa yorum bırakında en azından okunup okunmadığını bileyim. Monolog durumuna düşmeyeyim daha sonra.

Beytepe’den Cardiff’e sevgiler!…

Beytepe’den anılar (Volyüm 2)

En son çarşıya ve dolayısıyla insan içine çıkalı yaklaşık 1,5 ay olmuş. 22 Nisan’dan 6 Haziran’a kadar geçen süre içerisinde 100×100 metre karelik bir alanda zamanımı geçirmeye çalışıyorum. Acemilik bitti; usta birliğine geçtim. Rahatım dersem yalan olur; ama çok zorlanıyorum dersem de haksızlık etmiş olurum. Sanırım askerliğin kıvamı benim şu anda yaptığım kadar olmalı maksimum. Tabii sıcak çatışmaların olduğu ve daha stresli bölgeleri bu kıvamdan tenzih etmem gerek.

Günler bir şekilde geçiyor. Bot bağlıyalı yaklaşık 60 gün oldu. Yani askerliğin genel olarak 1/3’ü bitti. Kendi adıma şunu söyleyebilirim ki; sivilde farkında dahi olmadığın güzellikler ve rahatlıkların değerini ancak böyle durumlarda elinden alındığında fark edebiliyorsun. Koltuğa oturmayı, halıya çıplak ayakla basabilmeyi, kumandayı eline alıp zap yapabilmeyi, sinemaya gitmeyi, sahanda yumurta yiyebilmeyi, akşamları canın sıkılınca yürüyüşe çıkabilmeyi ve diğer pek çok ufak şeyi özlüyorsun bolca.

Elbette özlenenlerin en büyüğü sevdiklerin. Karımı özlüyorum çok… Ve ailemi. Ama zaman geçiyor, değil mi? Zaten insanın en büyük motivasyonu da umut. Bir gün bu işlerin biteceği ve özlediğin hayata tekrar döneceğin umudu. Evime, sevdiğimin yanına….

-FIN-

Beytepe’den anılar (Volyüm 1)

Daha askere gideli 10 gün olmadan bizi yemin törenine aldılar. Kime haber versem hiç bu kadar kısa sürede yapılan bir yemin töreni duymadıklarını söylüyor. Genelde 3 ya da 4 hafta sonunda oluyor zira. Acaba bu durum askerlik geleceğim ile ilgili bir işaret olabilir mi? Olağının dışında bir şeyler vs… ;)

Yemin törenine müteakip 3 gecelik evci izni alınca kendimi Ankara sokaklarında ve bilimum lokantada buldum diyebilirim. 2 günlük süreç içerisinde 5 farklı yerde mideme gastronomik ziyafet çektirdiğimi söylesem; bilmem inanır mısınız? Anlaşılan 10 günlük askerlik bile normal yemeklere olan aşkımı tavana vurdurmaya yetmiş.

Askere gidene kadar dinlediğim pek çok askerlik anısının hakikaten yaşanabileceğine inanıyorum artık. Yürümesini bilmeyenler, sağa sola dönemeyenler, çavuşlara haberleri izleyemiyoruz diye şikayette bulunanlar, birbirleri küfür dışında herhangi bir başka kelime ile iletişim kuramayanlar, gazinoda üstüste 1o kere Kibariye’den “Annem” parçasını dinleyebilenler, yeri sildiği paspas ile aynı zamanda masayı da silebilenler vs. Say say bitmez. ;) Hepsi şimdiden birer anı haline gelmeye başladılar bile. Belki askerlik bitince biraz biraz yazarım bunları. Ama sanırım okuyanların çoğu bundan sıkılacaktır.

Neyse, evci izninin bitmesiyle birlikte pazartesi 2 haftayı bitirmiş olacağım inşallah. Bu da yaklaşık askerlik süresinin %10’una tekabül ediyor. Geri kalan için ise Allah kerim…

Öptüm; bye!

Cardiff’ten geldim; haberler iyi…

Benim hanımın blogunu takip ediyor musunuz bilmiyorum; ama askerden önce, sürpriz paket program dahilinde kendisine Cardiff’te mükemmel bir baskın yaptım! Gidişimi çaktırmamak ve ipuçu vermemek için çok uğraştım. Aile bireylerini tek tek uyardım, kulaklarını çektim. Neticede istediğim etki yaratılmış oldu ve amaca ulaşıldı. ;)

Tabii her güzel şeyin genelde bir sonu olduğu üzere, Cardiff’teki 4,5 günlük ikinci bahar da dün nihayete ermek durumunda kaldı. Ama her şeye değdi açıkçası. Yurt binasının etrafından akşamın bir vakti elimde bavul ile dolanıp arka bahçeye ulaştıktan sonra odanın penceresini hafifçe tıklatınca oluşan manzarayı uzunca bir süre unutamam sanırım. :) İnşallah “5,5 aylık” enerjiyi depolayabilmişizdir.

Neyse, her İngiltere’ye gidişimde olduğu gibi bu sefer de enteresan bir kişilik ile karşılaşmadan dönmemek olmazdı. Perşembe sabahı, daha açılmamış bir pub’ın sokak ortasına attığı tahta banklardan birine oturmuş Fatıma’nın hazırladığı kahvaltıyı mideye indirirken bir yandan da Londra merkezden Stansted Havaalanı’na gidecek otobüsü bekliyordum. Sokağın başından yavaş yavaş bana doğru yürüyen bir adam gördüm. Biraz salaş bir giyinişi vardı ve nedense ister istemez gözlerimin ayakkabılarına takıldı kısa bir süreliğine de olsa. Nihayet yanıma ulaştığımda bana dönüp bir şeyler demeye hazırlandı. Tam da o anda içimden “umarım içki ya da sigara için para istemeyecektir” diye geçirdim. (İngiltere’de sokakta bu tarz insanlara rastlamak oldukça normal bir durum zira) Diyalog şu şekilde gelişti:

+ İyi güzel, burada otobüs bekliyorsun da geçmez ki onlar buradan.

– Biliyorum, zaten ben de normal otobüsü değil havaalanına gidecek olanını bekliyorum. Sorun değil yani.

+ Anladım, o zaman sorun yok. Bu arada nereye uçacaksın sen?

– Türkiye’ye; İstanbul’a.

+ İstanbul demek. Güzel bir şehir diyorlar orası için. Gitmek istiyorum oraya bir ara.

– (İç ses: Nasıl yani? Hangi parayla gideceksin?) ….

+ Kaç para verdin uçak parasına?

– Yaklaşık 150 pound.

+ Yapma yahu; iyiymiş. Ama daha ucuzları var; 50-60 pounda. Easyjet; bir de bir tane daha vardı. Türk ama adını unuttum. Neydi?

– Pegasus? (İç ses: Nereden bileceksin yahu Pegasus’u?)

+ Hah evet, Pegasus… Şimdi hatırladım.

– (İç ses: Vay anasını) ….

+ Peki oteller ne kadar İstanbul’da? Ya da ev kiralamak falan?

– Ben İstanbul’da yaşıyorum; onun için hiç otelde kalmadım. Bilmiyorum fiyatları ama ev kiralamak aylık 400 pound falan tutar heralde.

+ 400 mü? Çokmuş. Benim bir arkadaşım Berlin’de ev tuttu kısa bir süre için, aylık 400 Euro verdi.

– (İç ses: Amca sen necisin yahu? Berlin’de arkadaş, İstanbul’a seyahat falan.) Haklısın ama İstanbul’da konaklama biraz pahalıdır.

+ Anladım. Neyse, siz ne derler “Allahısmarladık”.

– (İç ses: Bildiğin mavi ekran) Güle güle. ;)

Sonradan otobüsle giderken düşündüm de belki de bu berdüşt kılıklı amca gizli polistir. Hani üniversitelerin önünde simit satma ya da ayakkabı boyama bahanesiyle vakit geçiren, milletle konuşan sivil polisler gibi… ;) Komplo teorisi “mode on”!…

Asker alışverişi

Malum askerlik mevzuuna yaklaşık 15 gün kaldı. Sayılı gün çabuk geçiyor derler ya; sahiden de öyle sanırım. Fatıma’yı İngiltere’ye bırakalı neredeyse 2 ay olacak zira. Geriye dönüp bakınca şaşırıyor insan üstüste binen günleri görüverince… Umarım askerlik kısmı da en azından psikolojik olarak bu şekilde geçer.

Neyse, askerliğin önemli ritüellerinden biri de gitmeden önce yapılan “alışveriş” kısmı olsa gerek. Nelerden ne kadar alınacak, ona gerek var mı, şuna gerek var mı vs… Ben de bugün Eminönü’ne gidip bu işi halledeyim dedim. Askerlik eşyaları satan büyük büyük dükkanları görünce şaşırdım biraz; bildiğin önemli bir sektör olmuş bu. Cımbızından, ayak tabanlığına, sabun kabından, termo içliğe ne ararsan var bu dükkanların içinde. Bit pazarı gibi mübarek!.. Herkesin alması farz olan don, atlet, çorap ve havlu dışında tıraş kutusu, çengelli iğne, bavul kilidi, askı, elbise torbası, kirli eşya torbası, elbise fırçası, çamaşır makinası için yıkama torbası, dikiş seti aldım. Tabii her birini nasıl kullanmam gerektiğine dair ufak izahatlarla beraber. Yeni bir dünyaya girmeden evvel öğrenilmesi gereken ne kadar çok şey varmış meğerse.

Bayram alışverişi gibi, değil mi?

Falına baktım; metrobüs gördüm…

İnsanın canı çok sıkılmışken ve yalnızlığın biraz dibine vurmuşken tabiri caizse ufak şeylere bile mutlu olabiliyor. (Buradaki “insan” benim tabii ki!) Örneğin; günün tüm yorguluğu üzerimdeyken bindiğim metrobüs’ün Mecidiyeköy’de bir anda 34 numaradan 34A’ya dönüvermesi ve üstelik bunu ben bir koltuk bulup oturabilmişken yapması ve bu nedenle Zincirlikuyu’da onlarca insanla tekrar bir itiş kakış içine girmek zorunda kalmayacak olmam gibi bu blogu okuyan insanların çoğuna mana ifade etmeyebilecek ufak bir şey bile bende bir tebessüm yaratabiliyor.

Bilmiyorum; sayın okuyucular bu duruma neye yoracaksınız? Ha, bu arada Cardiff’te hava yağmurlu ve soğukmuş; İstanbul’da güneşli ve güzel olsa neye yarar?

Previous Older Entries