türkiye’de yasayan azinliklarla ilgili herhangi bir mevzu tartisma konusu oldugunda “varlik vergisi” de kendine konusmalar içinde mutlaka yer bulur. ayhan aktar’in kaleme aldigi iletisim yayinlarindan çikan “varlik vergisi ve türklestirme politikalari” bu konu üzerine hayli bilgilendirici bir kitap… yazarin 96-99 yillari arasinda çesitli dergilerde yayinladigi makalelerin derlemesinden olusuyor. varlik vergisi haricinde cumhuriyetin ilk dönemlerinde gerçeklesen mübadele ve 1934 yilindi gerçeklesen(benim de yeni duydugum) trakya’dan istanbul’a yahudi göcü(tabi kendi inisiyatiflerinde olmadan) hakkinda da makaleler yer aliyor.
1942 yilinda çikarilan varlik vergisinin sirf ekonomik etkenlere dayanmadigi, asil amacin türkiye devletinde yasayan her türlü aziniligin ayirm gözetmeksizin ekonomik ve sosyal yasamdan soyutlama gibi bir amaç tasidigini beliritiyor ayhan aktar. zaten bu amaç da kendini uygulama safhasindaki gayri ciddi ve adaletsiz islemlerle de gösteriyor.
kitabi ilgi çekici kilan unsurlardan biri de, makalelerdeki iddialarin zamanin devlet adamlarinin, bürokratlarinin ve yayin organlarinin sarfettigi sözler ve haberlerden örnek göstererek temellendiriliyor olmasi… bazi gazete haberlerini ve siyasetçilerin açiklamalarini okuyunca insan 1930′lu ve 40′li yillarin azinliklar için pek de hos zamanlar olmadigina kanaat getirebilir. gayet irkçi ve ayrimci söylemler söz konusu…

ahmet hamdi tanpinar’in yazdigi “saatleri ayarlama enstitüsü”nde geçen bir deyis. romanin kahramani olan hayri irdal’in ustasi filozof muvakkit nuri bey’e ait olmaliydi sanirim.

“saatin kendisi mekan , yürüyüsü zaman , ayari insandir…”
daha bunun gibi nice enteresan cümleler barindirir içinde. okunmasi ve feyz alinmasi icab etmekte…

mumlar üflenmedi, hediyeler de alinmadi sevilen insanlardan… aslinda her yil oldugu gibi farkina bile varilmadi belki. uzaklardan bi iki mesaj o kadar… bekler miydim baska seyler bilemiyorum. sanmiyorum. alismamisim ki bi kere, garipserdim galiba. kafa yormaya gerek de yok bu saatten sonra.
hayatta kutlanmaya deger ne var ki? yasiyor olmak hos bazi zamanlar, ama onlar da anlik pek çok sey gibi… geldi ve geçti.

f.d.’nin dedigi gibi;
“ben bir zaman kaybiyim…”

geçen hafta herkesin muhabbeti türkiye-ingiltere maçi üzerineydi. eh basin da ziyadesiyle bu mühim olayin üzerine geyikler çevirdi…
neyse yine öyle bi geyik programini izlerken yayinlanan haberde sergen’in 32 yasinda oldugunu ögreniverdim, moralim bozuldu. oysa ki daha geçen günmüs gibi o zayif, gelecegin parlak futbolcusu halleri… ne kadar hizli geçmis zaman, durup düsününce insan farkediyor. daha yeni yeni futbol nedir, ne degildir diye merak salarken sergen çikivermisti yesil sahalara.
o yaslanmis biz de büyümüsüz iste, jübilemiz de yakindir belki kim bilir…

günümüz futbol yorumcularinin (özellikle de biraz yasça ilerlemis olanlari) pek sik kullandigi bir tabirdir “nerede o eski takimdaslik, futbol ruhu”… küresellesme, paranin dolasiminin sinir tanimamaya baslamasi, popüler figürlere gösterilen ilginin büyük boyutlara ulasmasi futbolun çehresini de degistirdi, diger pek çok sey gibi… futbol salt oyun olarak kalmaktan öte günün trend tamlamasini kullanirsak “show-biz”e dogru kaymaya basladi. ayrica belirtmeden geçmemek lazim, son zamanlarda da bu tamlamayi en çok kullanan ve uygulamaya kararli görünenler de “besiktas yönetim kurulu”.
christian authier’in kaleme aldigi “futbol a.s.” de futbol ekonomisine, futbolu futbolluktan çikaran gelismelere deginiyor daha çok fransa liginden örnekler vererekten… özellikle tv kanallarinin (dogal olarak onlara sahip olan büyük medya patronlarinin) oyun üzerindeki hakimiyeti düsündürücü. ortada büyük bir para söz konusu, spor hikayenin küçük bir ayrintisi olma yolunda…

internete girmeyeli 1,5 hafta kadar oldu… ev savas alanina dönmüs görmeyeli. tadilata gelen yurdumun insani kablonetin kablosunu da bi güzel söküvermis, fazla gelmis anlasilan ya da ayagina mi dolasti, kim bilir.
havalar da pek sicak, “pastirma yazi” diyorlar bazilari. kasimda degil miydi o?