bürokratik işlemler sanırım her ülkede bulunan bi özellik, az ya da çok… tabi bu noktada işin ayırt edici yanı insanların bu işlemler süresince birbirlerine olan yaklaşımları.
2 günü etrafta salak salak dolaşıp bi sürü saçma sapan sorular sorarak geçirdim, elbette pek çok kez ingilizcenin kaşını gözünü yardım, utandım kızardım bozardım, ama bi allah’ın kulu da bana salak muamelesi yapmadı. ingiliz kibarlığı mı artık bilemiyorum.

istanbul üniversitesi kampüslerini gördükten sonra nereye gitsem orasının bana harikulade görüneceğini önden kabul etsem de yine de southampton’ın kampüsü pek güzel demekten kendimi alamıyorum. acayip bi yeşillik var ortada. ama işin garibi southampton deniz kenarı olsa da daha denizi görmüş değilim, bi kaç kere gemi düdüğü duydum o kadar ;) fırsat buldukça bi kaç resim eklemeye çalışacağım.

uzun ve yorucu bi yolculuktan sonra southampton’a ulaştım. şu an için herşey iyi gidiyor sayılabilir; yurttaki odamın biraz küçük olması ve etrafta bi sürü çinli-japonun bulunması dışında… hava klasik olarak ingiltere havası, dışarı çıkarken güneş var iki adım sonra bi anda yağmur başlayabiliyor. şehir ise görebildiğim kadarıyla güzel sayılır, ufak bi yer ama yeşil ve düzenli. şimdilik bu kadar.

Kaç kitabım var?
hepsi kendime ait olmasa da evde bayağı bir kitap var. üniversiteye başladığımdan beri ise bizzat aldığım kitapları ayrı bi yerde istifliyorum. (daha düzgün bir arşivciliğe başlayamadım zira) sanırım 100’e yaklaşmıştır. ama ne yazık ki 1 sene kadar ara vereceğim bu işlere…

En son aldığım kitap?
kitapyurdu’ndan sipariş verdim, kargonun gelmesini bekliyorum. douglas adams’tan “çoğunlukla zararsız” (serinin sonuna az kaldı), alper canıgüz’den “oğullar ve rencide ruhlar” ve “tatlı rüyalar”, murat menteş’ten “aynalı barikatlar” ve stefan zweig’dan “amerigo/tarihi bir yanlışlığın hikayesi”. sanırım yılbaşına kadar yeter bunlar.

En son okuduğum kitap?
douglas adams’tan “elveda ve bütün o balıklar için teşekkürler”. bana kalırsa orijinal ismi daha güzel geliyor kulağa… biraz mainstream takıldım bu aralar, ya da aslında otostopçu bayağı öyle oldu. her neyse…

Benim için anlamı olan ilk beş kitap?
ilk beş, top 10 gibi sıralamaları pek sevmesem de soru bunu gerektiriyor ;)

– amin maalouf’un “leo africanus”u. harika bir kitap; ispanya’da granada’da başlayıp roma’da papazlıkla neticelenen güzel bir yolculuğun hikayesi.
– simon kuper’den “football against the enemy”. futbol asla sadece futbol değildir, bir topun peşindeki 22 adam diye dalga geçenlere ithaf olunur ;)
– imre kertesz’den “kadersizlik”. toplama kamplarındaki yahudi hikayeleri bazılarına çok klişe gelse de, bu kitabı okuduklarında yargıları değişebilir umarım.
– murat menteş’ten “dublörün dilemması”. çok yeni okuduğum bir kitap, romancılığın değişik kalıplara dökülmüş hali diye tanımlayabilirim sanırım.
– oğuz atay’tan “tutunamayanlar” değil ama yine ondan “korkuyu beklerken”… etkileyici hikayeler silsilesi.

sobelenen:
mert‘i sobelemek geçti içimden…

beni sobeleyen
kidinmind. kraliçe elizabeth’le randevum gelecek haftaya, burada son dakikları oynuyorum ;)

dile karşı aşırı hassas olmasam da saçma sapan kullanımları gördükçe bayağı sinir oluyorum. de, da ve ki’yi gerekli yerlerde ayrı yazmaktan geçtim basit zaman kiplerini dahi bazen çok garip pozisyonlarda kullanıyor insanlar. son zamanlarda bilhassa sky türk’teki spikerlerde “geniş zaman” kullanma hastalığı zuhur etmiş. “size şimdi şunu sormak isterim”, “bu noktada aklıma falan filan gelir”, “dediklerinizde şubuo sonucunu çıkarırım” ve benzeri kelime öbekleri. ingilizce’den sirayet eden bir durum sanırım. kulağa hayli itici geliyor. yakında “nerde oturursun?” falan da demeye başlarlarsa hiç şaşırmayacağım.

bu arada hazır mevzu türkçe kullanımından açılmışken derinsular‘da gördüğüm ses kaydı da haberdar olmaya değer.

herhangi bir pazar günü karfur’da alışveriş yapıp bir yandan da insanları gözlemleyerek insan enteresan(ya da beklenen mi desem?) sonuçlara varabiliyor. en çarpıcı olanı ise milletçe oldukça “aç” olduğumuz… ya kıtlıktan çıkmışız ya da kıtlığa girmek üzereymişiz gibi arabalar dolusu eşya alıyoruz ve bunu pek de sakince yaptığımız söylenemez. hani ortada bi ucuzluk söz konusu olsa neyse. aksine 100 milyon ve katları şeklinde tezahür eden faturalar başka şeyler söylüyor bizlere.
sanırım karnımız aç olmasa da(belli bir kesim açısından) en azından hala tüketime açız.

sinek ve minik börtü böcek alemini pek anlayabilmiş değilim. 3 günlük ömürleri var, onu da benim gibi zavallı insanlara sataşarak, ısırarak, gıcık ederek harcıyorlar. halbuki ne güzel uçuyorsun, şöyle gezip dolaşsana. öyle işte…