bi türkün yurtdışında bazen saçma sapan sorularla karşılaşması normaldir, bir nevi “geleneksel spor”dur artık. ben de zaman zaman böyle sorulara muhatap oluyorum ama bugünkü harbiden ilginçti. “alfabenizi değiştirdiğiniz için mutlu musun? kolay oluyor mu?”; soru bu. nasıl bi cevap verilebilir ki buna?

Reklamlar

bugün üniversitede bayağı büyük bir yangın çıktı. elektronik laboratuvarında patlama olmuş sanırım… etrafta feci bi yanık ve kimyasal kokusu. sabahleyin yurda görevliler gelip camları kapalı tutun, kimyasal madde tehlikesi var deyince tırstım haliylen; olayın detayları ve bazı resimler için bbc haberler… o fakültede okuyanlar için bayağı kötü oldu, kendimi onların yerine koyup düşününce.

bir şarkı ne kadar güzel olabilir diye sorsa biri; hiç düşünmeden “the shins – new slang” gibi diyebilirim…

bir kaç evvel yazmıştım burada, ama tekrar edeyim dedim.

okulun yurdunda kaldığım için otobüslere bedava binebiliyorum. özellikle ingiltere gibi ulaşım vasıtasıyla adam soyulduğu bir yerde güzel bir durum. tabi okul bu parayı yurt harcı vasıtasıyla bizden çıkarıyordur ama yine de bu şekilde hayat daha rahat oluyor. bilet derdi yok, yoldan geçen herhangi bi otobüse binebiliyorum.
aslında sorun da tam bu noktada çıkıyor, zira benim durumumda bir kaç bin öğrenci bulunduğundan, otobüsler sık sık bizim iett otobüslerine benziyor. ama işin daha acıklı tarafı ise şöförlerin artık yolcu almıyorum diye yüzüne kapıyı şaddanak kapatabilmesi. üstelik arkada boş yerler gördüğünüz halde. türkiye’de olsa adamı döverler valla.
geçenlerde yine böyle kalabalık bi saatte şöför bayanın kafası attı, arkalara doğru ilerleyelim diye bağırdı. sağlı sollu hem de… bir an kendimi memlekette hissettim. “this is front, that is back” diye bağırırken… otobüs heryerde otobüs işte ;)

ileride ne bileyim ünlü biri olursam ve vecizelerim herbi köşede yayınlanırsa, içlerinde en beğendiğim hiç şüphesiz “beni türk aşçılarına emanet ediniz” olacaktır… daha 2 hafta olmasına rağmen yemek özlemi çekmeye başladım şimdiden. ;) bilmiyorum, belki bunda ramazanın da etkisi olabilir.

havaalanında pasaport kontrolü biraz heyecanlı geçti. türklerin ikinci sınıf vatandaşl sayılması zaten artık kanıksanan ve olağan birşey, onu geçtim.
vize kontrol memuru her zamanki gibi bi hintliydi, herifler kraldan çok kralcı zaten. memleketlerine o derece bağlılar yani. neyse eleman güzel hint aksanıyla hızlı hızlı birşeyler sorup duruyor, bende de biraz heyecan var tabii anlamıyorum çoğunu. bi kaç sorusuna “what?” diye cevapladım, herif dayanamadı ingilizce’de what denmez, sorry ya da pardon denir diye sinirli bi şekilde ayaküstü nezaket dersi verdi. eh doğal olarak “sıçtık, almıcak beni şimdi içeri” dedim. almaz almaz, kafasına göre. neyse, bi iki lafla geçiştirdik durumu.
bu sefer röntgene git dedi, eh bunu bekliyordum. türkiye’den röntgen raporuyla gelmiştim. türkiye, raporlara göre tüberküloz tehlikesi olan bi ülkeymiş. sağlık odasına girdim, aynı bizim sağlık ocakları gibi. çoluk çocuk, bağarış çağarış. bi tanesi yanaştı hebele hübele bişiler diyor, anlamıyorum. beni pakistanlı mı sandı ne… neyse allahtan rapor var, çat çut onaylarla geçiyorum kontrolden.
böyle yani. aklınızda bulunsun ingiltere’ye giderken bi göğüs röntgeni raporu bulundurun, sonra ananız ağlar one göre.

önümdeki bi kaç haftayı karşıdan karşıya geçerken arabanın altında kalmadan geçirebilirsem en önemli engellerden birini atlatmış olacağım. zira hala inatla ingilizlerin soldan gitmelerine alışamadım. allah’tan herifler bizden çok daha düzgün araba sürüyorlar, yoksa aynı şey misal bir ingilizin istanbul’da başına gelse…

bu arada 3 kat giyinip kafama bi şapka geçirdiğim havada genç kızların mini etek ve dekolte bluz giymelerini ise dumur olmuş bi vaziyette izliyorum bi kaç gündür. herşeyden öte havaya en kısa sürede adapte olmam lazım…