turkiye grand prix

Ilk ikisini pas gectikten sonra nihayet ucuncu istanbul grand prix’sine bizzat katilim saglayabildim; kiddo’nun verdigi ivme ile biraz son dakika gelismesi olsa da… Bilhassa biraz yorucu ve ugrastirici olacagini tahmin ettigim gidis/donus hadisesi oldukca sorunsuz gerceklesti; yollar acikti, trafik fazla degildi. Yine de izledigimiz tribunun konumunun (tribun-4) ve piste hususi bir arabayla gitmis olusumuzun da ulasimi rahatlatan unsurlardan biri oldugunu da yadsiyamam. Neyse, trafik fazla degildi derken sunu da eklemem lazim ki, izleyici kisi sayisi da hayli azdi. Oturdugumuz yerden rahatlikla gorebildigimiz 4-5 tribun ancak %30-40 civari bir doluluga sahipti. Istanbul Park’in 3 senedir zarar ediyor olusu ve bunun belli bir sure daha devam edebilecegi gercegi hayli bariz acikcasi. Bir kere bilet fiyatlari bu seviyede tutulmamali; neredeyse avrupadaki esdeger gp’lerle neredeyse ayni miktara para talep edilmekte. Kisi basina dusen gelirin onlarin yakinindan pek gecemedigini de biliyoruz. 

Bunun disinda gecmis 2 senede tv’de izlerken de fark ettigim su durumu da belirtmem lazim. Istanbul Park, Bahreyn pistinden hallice olsa da hala yesillikten yoksun semalarinda kocaman toz bulutlarinin birbirlerini kovaladigi bir yer. Etrafa biraz yesillik serpistirseler; yok eger kuresel isinma agaclari sulamayalim diyorsaniz bari bos yerlere yesil halilar yerlestirseler. Pist, tribunlerden fazlasiyla kopuk. Haliyle yarisa tam anlamiyla konstantre olabilmek, yarista o an neler yasandigindan haberdar olabilmek cok cok guc. Her ne kadar tribunlerin onune dev ekranlar koymus olsalar da, isletmeciler ekrandan gecen yazilari okuyabilmemiz icin iyi bir durbune ihtiyacimiz olabilecegi gerceginin farkina hala varamamislar olsa gerek. Araclar pite girdikten belli bir sure sonra siralamayi takip edebilmek hayli zor, ornegin patlayan lastigin hamilton’a ait oldugunu ancak arka sirada oturan durbunlu birinden ogrenebildim. Oysa ki ben Alfonso zannediyordum. :)  

Yarisin seyrinden ayri olarak elimde sadece e-mailime gelen teyit mesaji oldugu halde yarisa girebilmem de acikcasi beni hayli sasirtti. Tabi sonuc olarak elimde ileride veletlerime gosterebilecek bir bilet yok, ama o an 35 derece sicakta gunesin altinda 1 km kadar yuruyup bileti giseden almadigim icin hayli mutlu oldugumu tahmin edebilirsiniz. (kiddo’ya sorun!.) Cakma bir teyit mesaji hazirlasam word’de bu kadar para vermek zorunda da kalmayabilirdim galiba. Bi dahaki sene icin dusunulebilecek seyler listesinin en tepesine yazmak lazim. :)  

Neticede guzel bir gun, yaninizda sevdiginiz insan kirmizilara burunmus bi halde f1 yarisini izlemek, massa kazansa da sevinip el saplatmak, sonra hos muzikler esliginde kisa bir araba yolculugunun akabinde arby’sleri mideye indirmek midir? Evet, indirmektir…

the simpsons movie

cok siki bir simpsons izleyicisi/takipcisi oldugum soylenemez. yine de cnbce’de karsima ciktiginda goz atmadan da gecmem. uzun bir zamandir merakla bekledigimiz simpsons’in film versiyonu cikinca da haliylen yapilacaklar listesinde bas koseye kuruluverdi.

yalniz filme gitmeden evvel akilda olusabilecek tek soru isareti, filmin turkiye’de orijinal haliyle degil de seslendirmeyle giriyor olmasiydi. neticede bart’i, homer’i, marge’i, lisa’yi ve tabi en onemlisi apu’yu bildigimiz sesleriyle duyamamak oyle hemen adapte olunabilecek bir sey degil. zaten buna ilk tepki de film baslar baslamaz 2-3 sira yanimizdaki elemanin “aaa, ama bu turkceymis!” tarzinda salonun cogunun duyabilecegi bir sekilde nidasiyla geldi.

ve fakat, beklentilerimin uzeride, hayli basarili buldugum bir ceviri/seslendirme ortaya cikmis diyebilirim. en azindan filmle olan duygusal baginizi tarumar edebilecek bir durum yok ortada. ali poyrazoglu’nun seslendirdigi homer kulaga cok itici gelmiyor. filmse son derece basarili; basindan sonuna kadar eglenmek garanti diyebilirim. uzun bir simpsons bolumu tadinda.. lakin bundan rahatsiz olacak biri cikabiliyorsa ortaya, onu su siralar sinemalarda oynayan bol olumlu, kol kesmeli, dehset cagristirici, kan fiskirtici filmlere yonlendirebiliriz.