Oyun istasyonu’nda inecek var

insanın bir aktiviteyi yapmayı hem oldukça sevmesi hem de bir türlü bunu layıkıyla yapamaması pek fena olsa gerek. ben bu tanımlamaya uyan bir karakter gösteriyorum; zira pc/konsol oyunlarını oynamayı seviyorum, duruma göre kendimi kaptırabilirim bile. bilhassa normal futbol/menajerlik ve savaş/aksiyon oyunlarına bayılıyorum, vaktin nasıl akıp geçtiğini anlayamıyorum. ama işin kötüsü bir türlü başarılı yeteri kadar başarılı olamıyorum.

güzel güzel ordularımı kuruyorum, taktiğimi belirliyorum; sonra savaş başlıyor ve düşman kafama çak çak geçiriyor iki tane. devletimin parasının iki dakikada bitivermesi de cabası. keza takımım yeni sezona hazır, transferler tamam, mükemmel bir 4-3-2-1 taktiği geliştirmişim. sezon başlıyor, takriben ilk devrenin bitimine kadar kovulmuş oluyorum. ekrana doğru küfrederek, oyundan çıkıyorum; hatta sinirimi alamazsam oyunu uninstall ediyorum. kökten çözüm.

neyse efendim; hafta sonu bir tanıdıkta dev ekranda playstation 3’te PES 2008 oynama şansı buldum. bu yazıyı yazmamı sağlayacak kadar beğendim. aşık oldum. ama almasam daha iyi. hem o kadar para yok hem de alırsam hanım kızar. ;)

Lütfen beni ara(cı)nıza almayın

her sabah aynı noktada, servisin gelip beni işe götürmesini bekliyorum. servisin, bulunduğum noktaya varma zamanı 10-15 dakika aralığında seyrettiğinden dolayı etrafa bakmaktan başka zamanın geçmesini sağlayan bir meşgalem yok. en dikkat çekici olan, neredeyse 10’a yakın insanın sabahın bana göre hayli körü olan saat 8 gibi parkta yürümeleri. beklediğim süre boyunca bir ileri bir geri gidip duruyorlar. onların yerinde olsam şahsen biraz daha uyumayı tercih eder, yürüyeceksem de öğlen gibi bunu yapardım. tembelliğimden değil ama orası yanlış anlaşılmasın.

bir de habire bana düt düt yapıp mesaj yollayan taksicilere uyuz oluyorum. öyle kendi başıma yolun köşesinde duruyor olmam taksiye bineceğim manasına gelmiyor doğal olarak. tabi hemen yakında insanlar 4’erli gruplarlar halinde taksi-dolmuş yapıyorlar orası ayrı; yani taksicinin hedef kitlesinin onlar olması lazım. kendi yararına zira. neyse, işte tüm bu kıl olmalarım nedeniyle önümden geçip de bana düt düt yapan taksicilerle göz teması kuruyorum, karşılıklı bakışıyoruz bir süre. bekliyor benden bir el hareketi ama nafile; elimi ceketimin cebimden çıkarsam hemencecik duracakmış gibi. bir de e5’te bilimum köprü altında uçan kaçan tüm canlılara dakikalarca değişik tonlarda korna çalan minibüsçülere garezim var, bu nedenle metrobüs gelsin heryere. bu camiadan da kurtulmuş oluruz böylece.

Sağa dönüşte yayaya yol ver

otokritik yapmak gerekirse, erkek camiasında hödük sayısı hayli fazla diyebilirim. günün herhangi bir anında bu sınıflandırmaya tabi olabilecek birileriyle karşılaşmak mümkün. daha evvel yazdığım üzere bir kaç ay evvel araba aldık; asıl olarak eşim işyerine biraz daha kolay ve kısa sürede gidip gelebilsin diye. hal böyle olunca haftanın 5 günü kendisi devamlı trafikte ve bahsi geçen hödüklerle sık sık muhatap oluyor. arabanın camını açıp el kol hareketi yapanlar, hatta işi abartıp arabadan inip küfür edenler… tamam belki çok tecrübeli olmadığı için saçma hatalar yapıyor olabilir, ki ben de bayağı bir yapıyorum onlardan, ama insanların bu acelesi/telaşı/asabiyeti/ahmaklığı da anlaşılır gibi değil. ne güzel altına bir araba çekebilmişsin, otobüslerde ya da minibüslerde vakit geçirmiyorsun; gitsene sakin sakin. yarebbim!

Salataya bol sirke lütfen

ingiltere’de geçirdiğim 1 sene boyunca evsel işlerde belli bir tecrübeye sahip olmuştum. temel yemekleri yapabiliyor, çamaşırların makinada nasıl yıkanacağını kavrıyor, ütü yapmanın prensiplerini özümsüyor vaziyetteydim. bir tek genel oda/masa/dolap düzeni konusunda problemlerim vardı; eh o kadarı da olsun zaten. kimin yok ki! ama neticede 1 sene sonra artık gına gelmişti hepsinden, kahvaltıda muz yemeye başlamıştım kolay olsun diye. vahimdi kısacası…

o nedenle evlendikten sonra evde yapılagelmesi gereken bazı eylemlerden o kadar da çekinmiyorum. zaten çekinmesem de yapmamak gibi bir lüksü kullanabilme şansım yok. (hanım kızar zira!) neyse, dün bu çerçevede ilk kez salata yaptım. yemek sitelerinde olduğu gibi fotolarını çekip koyabilirdim buraya, ama ben daha mantıklı ve gastronomik bir yolu tercih edip salatayı fotoğraflamak yerine yemeyi tercih ettim. güzel oldu neticede, etrafı da fazla pisletmedim ki bu da artı bir değer olarak cv’me yazılabilir pekala. artık eğer kriz zamanı işsiz kalırsam ne olabileceğimi biliyorum… ;)

Namlı gurme

namli
flickr’dan

haftasonu hazır havalar güzel, değişik bir yerlerde güzel bir kahvaltı yapalım dedik. bebek/rumelihisarı civarı bazen fazla uzak geliyor zira, bilhassa günlerin kısalmaya başladığı zamanlarda.  mevzubahis yer, yandaki fotodan da görülebilecek olan “Namlı Gurme”. adında yer alan gurme lafının hakkını rahatlıkla verebildiği söyleyebilirim. detaylara girmeye hiç gerek yok, ama peynir ve jambonlarına özel ihtimam göstermek lazım. tavsiye edilebilir gönül rahatlığıyla…

yalnız yenen bol pastırmalı bir yumurta nedeiniyle gün içerisinde rahat 2 litre su tüketmişimdir, o derece tuz takviyesine maruz kaldım. bir de alınan kalorilerin biraz olsun azaltılabilmesi için, kahvaltı akabinde karaköy-beşiktaş-taksim ve sonra kabataş istikametinde yürünen yollar da cabası.

Nerde güneş oraya yerleş

bu aralar ya benim uyku düzenimde bir bozukluk var ya da futbol maçları giderek sıkıcı olmaya başlıyor. şöyle ki; salı günü liverpool-atl. madrid maçının ikinci yarısında, çarşamba günü fb’li olmama rağmen arsenal-fenerbahçe maçının son yarım saatinde ve nihayet perşembe günü benfica-galatasaray maçının ilk yarısında uyuyakaldım. basbayağı tv’ye bakarken içim geçmiş, ve koltuğun kolunda huzur bulmuşum. aslen maçlar sıkıcıydı evet, ama yine de bu durum havaların değişmesi ve saatlerin geriye alınmasıyla da alakalı olabilir. halbuki yazın ne güzeldi; 9’da kararan hava, etraf daha bir parlak, akşam olunca dışarı çıkıp parkın etrafında ya da acıbadem’de yürümeler vs.

eskiden yaşın ilerledikçe yazları ve sıcak havaları seveceksin derlerdi de inanmazdım ama doğruymuş meğerse. sonuçta bu kıssadan çıkardığım hisse budur.

Saçma Uykular #2

uzun zaman evvel yine bir blogumda yazmıştım sanırım; hayatta iki şey bende stres/sinir bozukluğu/huzursuzluk yaratıyor. biri beden derslerinden herkesin aşina olduğu saçma salak kasalardan atlamak diğeri de berbere gitmek. allah’tan kasadan atlama faslını hayatımın karanlık ve kuytu köşelerine itmiş olsam da, kel kalmadığım müddetçe berbere gitmek olgusuyla yaşamak durumundayım ne yazık ki. sırf bu nedenle berbere gitme aralığını ortalama 3 ay olarak belirledim. o yüzden zaten saçımı kestirmiyorum ben kırptırıyorum; bir koyun gibiyim yani… uzayınca kısalttırıyorum! ;) tabi bu durumdan orman kaçkınına dönüştüğüm düşünülmesin; zira o kıvama gelirsem zaten bankadan kovabilirler beni. kaosta kendine göre bir düzen kurabiliyorum hallice.

neyse, dün gece rüyamda yine berbere gidiyordum. bu çok sık oluyor niyeyse; bir de rüyamda hep kediler üzerime atlar. onlardan da huylanıyorum ondandır galiba. niyeyse ingiltere’de sokakta yürüyorum, ortam güneşli ama soğuk. ben paltomu boğazıma kadar kapatmışım, oysa yanımdan habire tişört giymiş kel kafalı ingilizler geçiyor. sonra bir alışveriş merkezine giriyorum, orta yaşlı bir bayana berber nerde diyorum; o da yine niyeyse italyanca anlatıyor birşeyler. tabi rüyada olduğum için italyancayı anlıyorum. sonra anlattığı yere doğru gidiyorum, bir sürü perde var; böyle hastanelerde hastaların arasına konulanlardan. burası bir anda bir poliklinik kıvamına dönüşüyorum, yataklarda ve sedyelerde yatan insanlar. biri ölüveriyor sonra gözümün önünde. ben de ilerdeki pencereyi açıp atlıyorum aşağıya. haliylen uyanıyorum akabinde…

berbere gitme vaktim geldi sanırım…

Previous Older Entries