Bir kere de dünyanın sonu gelsin

hollywood filmlerinin çoğunun giriş-gelişme-sonuç patikasına oldukça sadık kaldığını söylesem yanlış olmaz sanırım. hikaye başlar, karakterlerin izleyiciye tanıtımı yapılır çeşitli aşamalarla, hikaye belli bir hız kazandıktan sonra olaylar mutlu ya da mutsuz bir şekilde neticeye bağlanır ve film biter. ışıklar açıldıktan sonra da işimize gücümüze geri döneriz.

olayların olumlu mu ya da olumsuz mu olarak noktalanacağı hususunda, durum afet/uzaylı filmlerine geldiğinde yapımcı ya da yönetmen tarafından genellikle olumlu olması yönünde bir tercih kullanılır. üsüste “independence day” ve “war of the worlds” filmlerini izleyince bir kez daha aynı şeyi düşündüm. filmi ortalama 2 saat olarak farz etsek; olaylar neredeyse 1,5 saat boyunca gayet olumsuz ve dünyanın sonunun geleceğine işaret eden şekilde devam ediyor olsa dahi bir şekilde dünya son dakikada genellikle amerikalı biri ya da birileri tarafından kurtarılır. dünya ve insanlık varlığını sürdürmeye devam eder. tabi arada bir kaç milyon insan telef olmuştur ama o kadarı da olur netice itibariyle. bu tarz filmlere “deep impact”, “armageddon”, “the day after tomorrow” ya da “i am legend” da ilave edilebilir.

evet, tüm yazdıklarıma rağmen  bu tarz filmleri izlemeye devam ediyorum; hoşuma gidiyor zira. ama beklentim bir gün izlediğim bir filmin sonunda, tercihen arka fondaki bir sesin “ve dünyanın da sonu böyle geldi işte sayın izleyiciler…” demesiyle birlikte ekranın kararması…

Advertisements

Kronik bağlanma problemim var

n.nahnu‘da okuduğum bir yazıya yorum bırakmıştım. dizi ya da film izlemek gibi iki seçenek arasında kaldığımda %90 itibariyle film izlemeyi tercih ederim ve ediyorum da nitekim. zira dizi izlemek belli süreç ihtiva eden bir eylem ve kısmen de olsa bir bağlılık/bağımlılık olgusu içeriyor. kısacası eğer bir diziden keyif almak niyetinde iseniz onun “takipçisi” olmak durumundasınız. asgari bir emek beklentisi var ortada.

bu nedenle “lost” dışında herhangi bir dizi takip etmiyorum ya da edemiyorum diyebilirim. zaten onu da takip etmemin nedenleri, temelde 5. sezona kadar dayanabilmiş olmam ve akabinde de tüm o anlatıların/olayların 6.sezon itibariyle nasıl bağlanacağı (ya da bağlanabileceği) merakı. ama film öyle mi? sharebus’ta filmi buluyorum, download manager’a atıyorum geceden ve takip eden günün akşamında seyrediveriyorum. azami 2,5 saat sürüyor ve bitiyor. giriş, gelişme ve sonuç… fazla bir bağlılık gerekmiyor. hani filmlerde ilişkiler üzerine problemli karakterler için denir ya; “bağlanma (commitment) problemim var”… işte benimki de o hesap!

5. sezonda bölümler biriksin hele; indirip toptan izleyeceğim lost’u… ;)

Geleceğe döneyim derken geçmişe gidiverdim

çocukluğumu hatırlatan filmleri, yıllar geçtikten sonra tekrar izlemek değişik bir deneyim oluyor. o zamanları btf21hatırlatan filmlerin başında kesinlikle “back to the future” serisi gelir. star tv’de parliament pazar gecesi sineması diye bir program vardı, sanırım bu yazıyı okuyanların çoğu anımsayacaktır. bir sonraki gün okula gidecek olmamıza rağmen, bize göre geç olan saatlere kadar oturup filmleri izlerdik. tabi meşhur pazar gecesi banyosu yapıldıktan sonra!

bu nedenle “back to the future” deyince zihnimde küçüklüğüme dair anılar ve o zamanki programlar beliriyor. güzel ve eğlenceli zamanlardı nihayetinde. neyse, yılbaşı nedeniyle eşime okuldaki arkadaşları tarafından “back to the future box set“i hediye edilmiş. bu hediye ondan daha çok ben sevindim diyebilirim. bir hafta içerisinde serinin üç filmini ve setten çıkan bonus diski özümsedik. tekrardan diyebilirim ki; benim için hala efsane bir üçlemedir. bir de üzerine lotr ile yarışır desem bana ayakkabı fırlatan çıkar mı bilemiyorum ama!.. ;)

İçimdeki Obama aşkı bambaşka!..

ehven-i şer diye bir tabir var; “kötünün iyisi” ya da “iki kötülükten daha iyi tercih edilebileni” gibi bir manaya geliyor. amerika başkanlık seçimleri sırasında, bana kalırsa adaylar açısından söz konusu olan da bu durumdu. george bush elbette tarihin gördüğü en basiretsiz, yeteneksiz ve zararlı başkanlardan biriydi ama bu durum onun bir sistemin parçası olduğu gerçeğini de değiştirmiyor. yani sebep olduğu zararlar, sadece kendi kişisel yetersizliklerinden değil de başkanlık koltuğunu işgal ettiği devletin dünya genelinde onlarca yıldır yürütmüş olduğu politikalar bütününün de bir sonucu. o nedenle barack obama kazanınca sevinçten havalara uçan türk insanını anlamıyorum ama amerikalıyı anlayabilirim. neticede kendi hayatları bir nebze değişebilir. yanı sıra, altın değnekle dünyayı bir anda değiştirebileceğini sanan bir kısım insan var. misal başkan olduğunda binlerce insanın filisten’de ya da ırak’ta öldürülmesine mani olabilecek mi? bunu düşünmek lazım.

dün akşam ntv obama’nın başkan seçilmesinin kutlandığı bir konseri yayınladı. onun için yazasım geldi bunları. aceto‘da bu programla ilgili süper bir tespit vardı; şöyle ki:

Amerika’nın yeni başkanının sünnet düğünü tadındaki kutlama töreni neden Türkiye’de naklen yayınlanır, nedir bu Obama sevgisi, anlamış değilim…

Relax ol be adamım!

bazı insanlar nedense sürekli mutsuz ve herşeyden şikayetçi vaziyette dolanıp duruyor etrafta. mutsuz olmaları ya da olmamaları beni çok da ilgilendirmiyor aslında ama ortama salmış bulundukları negatiflikten rahatsız oluyorum. bundan neden bahsediyoruma gelince…

oturduğum ev ile çalıştığım yer arası yaklaşık 25 km. kadar ve sabah servisle bu mesafeyi normal şartlar altında 30 dk.’da alıyoruz. neticede istanbul’da yaşıyoruz ve çok yoğun bir saatte trafikte sadece bu kadar zaman geçirmek bile hafiften bir nimet olsa gerek. en azından ben duruma bu şekilde yaklaşıyorum. 9’da başlayan mesai için iş yerine 8.35’te varıyoruz ve bu durumdan bile rahatsız olanlar var. “niye bu kadar erken geliniyormuş”, “onun yerine 10 dakika daha fazla uyunurmuş” vs. vs. millet iş yerine gidebilmek için yollarda saatler harcıyor ya da bir sürü vesait değiştirmek zorunda kalıyor; ama bunu evinin önünden servis alıyor ve işe niye erken geldik diyor. elemanı müdür dahi yapsan mutlu olmaz bu zihniyetle. uzak durmak lazım…

Mango erkeği olmak mı zor yoksa Manolo Blahnik mi?

malum memlekette mango erkeği diye bir olgu bulunmakta. eşleri, sevgilileri ya da anneleri hava ve ortam müsaitse dükkan dışında ama genellikle dükkan içerisinde beklemek durumunda kalan erkeklerdir denebilir işin özü.

gözlemlediğim kadarıyla, kadınların bir kısmında mango ufak çapta bir çılgınlık ya da kendinden geçme durumuna neden oluyor. bilemiyorum, ürettikleri mallar kaliteli mi ya da modayı belirleyici mi ama anlaşılan çoğu kişi ufak da olsa bir parça almak istiyor. aldıkları şeylerin ne kadarını uzun süre giyiyorlardır; işte ondan pek emin olamıyorum.

istanbul’un anadolu yakasında, açıldığından beri ufak çaplı bir izdihama neden olan, e-5’in üzerinde araba dahi park ettirecek kadar talep gören optimum outlet alışveriş merkezine gittim. alınacak 1-2 parça bir şey vardı, ve üzerine giden herkes dükkanların ne kadar ucuza mamul sattıklarından da bahsedince uğrayayım dedim. kendimi mango erkeği gibi hissetmem de bu süreçte meydana geldi zaten. içeride hanımın birşeyler almasını beklerken insanları ve etrafı şöyle bir izledim. ortam tam bir “semt pazarı” durumundaydı. mallar ucuz gibi duruymblahnikor; 5-10 ytl’ye bir sürü triko satıyorlar. eh, bunu görenler de deliye dönüyor. (dünden razılar zaten) garip…

dolanırken başka bir dükkana da baktım öylesine ve gördüğüm bir şeye inanamadım diyebilirim. “sex and the city”de oyuncuların ağzına sakız olan “manolo blahnik” ayakkabılarından bir kaç çift satılıyordu; bir tanesinin fiyatına baktım, tam olarak “1.150 tl” idi. eski hesapla 1,2 milyar lira. resmini de çektim ama pek belli olmuyor. bu kadar para vereceğime üzerine bir kaç bin ytl daha koyarım ikinci el bir araba alırım, daha mantıklı olur şahsen. belki bu fiyatı verince, ayakkabı giyenleri uçuruyordur kim bilir!

Klişelerden bir demet yaptım ama ortam hala güzel

izlediğim, okuduğum ya da dinlediğim şeylerde klişelerin olması beni pek rahatsız etmiyor nedense. neticede klişelerden azade bir sanat eserinin ortaya çıkması öyle zırt pırt olmuyor; eh böyle birşey de meydana geldiğinde o eser klasikler arasında kendine yer buluyor. yani asıl mesele, günün sonunda klişe parçalara sahip olmak değil de klişelerin dozunu hazmedilebilir seviyelerde bırakabilmek olmalı.

neden böyle birşey yazdığıma gelirsek eğer… dün gece uzun zamandır bekleme listesinde tuttuğum “girl, interrupted” filmini izledim. winona ryder ve angelina jolie süper bir iş çıkarmışlar; sınırda gezen deliler rolünde. film bana yer yer “one flew over the cuckoo’s nest“i hatırlattı; ikisi de izlenirse sanırım bu hatırlatmada bana hak verilebilir. neyse, işte bu filmde yine bir ölüm sahnesi vardı tahmin edilebileceği üzere; ve yine böyle bir ölüm yağmurlu/karamsar/karanlık bir hava şartında vuku buldu. filmlerde bir ölü evden çıkarılırken ya da cenaze töreni yapılırken hava ekseriyetle yağmurlu olur. aklıma şöyle güneşli günde ya da bir yaz ayında birinin öldüğü dramatik/romantik bir film gelmiyor. bu, genel konsepte aykırı bulunuyor sanırım.

en başta klişe derken böyle ufak detaylara atıfta bulunuyordum. ama film mükemmele yakındı orası ayrı…

Previous Older Entries