Asker alışverişi

Malum askerlik mevzuuna yaklaşık 15 gün kaldı. Sayılı gün çabuk geçiyor derler ya; sahiden de öyle sanırım. Fatıma’yı İngiltere’ye bırakalı neredeyse 2 ay olacak zira. Geriye dönüp bakınca şaşırıyor insan üstüste binen günleri görüverince… Umarım askerlik kısmı da en azından psikolojik olarak bu şekilde geçer.

Neyse, askerliğin önemli ritüellerinden biri de gitmeden önce yapılan “alışveriş” kısmı olsa gerek. Nelerden ne kadar alınacak, ona gerek var mı, şuna gerek var mı vs… Ben de bugün Eminönü’ne gidip bu işi halledeyim dedim. Askerlik eşyaları satan büyük büyük dükkanları görünce şaşırdım biraz; bildiğin önemli bir sektör olmuş bu. Cımbızından, ayak tabanlığına, sabun kabından, termo içliğe ne ararsan var bu dükkanların içinde. Bit pazarı gibi mübarek!.. Herkesin alması farz olan don, atlet, çorap ve havlu dışında tıraş kutusu, çengelli iğne, bavul kilidi, askı, elbise torbası, kirli eşya torbası, elbise fırçası, çamaşır makinası için yıkama torbası, dikiş seti aldım. Tabii her birini nasıl kullanmam gerektiğine dair ufak izahatlarla beraber. Yeni bir dünyaya girmeden evvel öğrenilmesi gereken ne kadar çok şey varmış meğerse.

Bayram alışverişi gibi, değil mi?

Reklamlar

Falına baktım; metrobüs gördüm…

İnsanın canı çok sıkılmışken ve yalnızlığın biraz dibine vurmuşken tabiri caizse ufak şeylere bile mutlu olabiliyor. (Buradaki “insan” benim tabii ki!) Örneğin; günün tüm yorguluğu üzerimdeyken bindiğim metrobüs’ün Mecidiyeköy’de bir anda 34 numaradan 34A’ya dönüvermesi ve üstelik bunu ben bir koltuk bulup oturabilmişken yapması ve bu nedenle Zincirlikuyu’da onlarca insanla tekrar bir itiş kakış içine girmek zorunda kalmayacak olmam gibi bu blogu okuyan insanların çoğuna mana ifade etmeyebilecek ufak bir şey bile bende bir tebessüm yaratabiliyor.

Bilmiyorum; sayın okuyucular bu duruma neye yoracaksınız? Ha, bu arada Cardiff’te hava yağmurlu ve soğukmuş; İstanbul’da güneşli ve güzel olsa neye yarar?

Bir maruzatım olacaktı komutanım?!

Bir aksilik olmazsa nisan ayında askere gideceğim. Yani önümde yaklaşık sadece 3 hafta kadar bir süre kaldı botları bağlayıp sivil hayatı geride bırakmak için. Hayli uzun zamandır gitmek istiyordum zaten; fakat önce işe girme, daha sonra evlenme ve dolayısıyla rahata alışma gibi sebeplerden ötürü habire öteleyip duruyordum. Ama malum genelkurmaydan kaçış yok. Kaçabilirsin ama kurtulmazsın hesabı… :)

Neyse, bazı şeyleri ayarlayıp hanımı da benim yokluğumda kendini bilime adamasını sağlayınca artık geriye askere gitmekten başka bir seçenek kalmadı. Her ne kadar kendisi “Ben de askerliğimi bir nevi Cardiff’te yapacağım” diyerek ortamı yumuşatmaya çalışsa da bu argümanı pek yemediğimi ifade etmek isterim! :) Netice olarak en hayırlısı da bu olacak gibi.

Fakat askere gitme sürecinde fark ettiğim bir şey var. Askere gideceğimi söylediğim kişilerden karmaşık tepkiler alıyorum. Bir kısmı “Neden? Ne gerek var? Gitmek zorunda mısın?” gibi cevaplaması bir erkek için çok da manalı olmayacak sorular sorabiliyor. Bir kısmı da fırsat bu fırsat diyip kendi askerlik anılarını anlatmaya başlıyor. Malum olacağı üzere bu anıların çoğu pek iç açıcı değil. Dinledikçe içime bir sıkıntı basıyor ağır ağır. O nedenle millete pek söylemek istemiyorum. Halbuki kısaca “Hayırlısı…” dense insana psikolojik olarak bir moral olabilir. Değil mi Güntekin? :)

Kapakoğlanı

Bizim hanım artistlik yapmış; şöyle ünlüyüm, böyle ünlüyüm, şuralarda benimle röportaj yapıldı falan fıstık. Okur okumaz; “havan kime güzelim?” diyesim geldi. Zira her ne kadar üzerinden uzunca bir süre geçmiş de olsa karşında bugüne bugün bir dergide kapak olmuş bir insan duruyor. Respect woman!

Mevzubahis dergi ise bu… Kapakta gözüken kaygılı, dağınık saçlı, parlak çocuk ise ben. Takvimler 2003 Haziran’ı gösteriyor. Yani neredeyse 7 sene olmuş. Benim gözümde o zamanla bu zaman arasındaki en büyük farklar, saçlarımın giderek azalması, sakallarımın biraz daha gür olması, ekstradan bir kaç kilo vs. Anlaşılacağı üzere değişiklikler hep fiziksel.  Psikolojik değişimlere ise hiç girmeyeyim; sizi de sıkar beni de…

Kapaktaki fotoda neden düşünceli, kaygılı göründüğümün sebebine gelince… Fotoğrafı çeken kadın; “biraz düşünceli bakar mısın kameraya?” demişti yanlış hatırlamıyorsam. Karşıdan güneş de geliyordu üstelik; zira parlak bir mayıs sabahıydı. Ben de uykulu bir vaziyette Beyazıt kampüsünde derse gitmekteydim.  Sonuca bakılırsa istediğini vermişim diyebilirim. Zaten kapağın sağ üst kısmında da “ÖSS’den gülerek çıkmanın yolları” demişler. İşte bu adam gibi görünmek istemiyorsanız; sayfa 20’yi açın!… Gibi gibi…

Eylül’den beri yazılan ilk blog da bu olsun madem.