Cardiff’ten geldim; haberler iyi…

Benim hanımın blogunu takip ediyor musunuz bilmiyorum; ama askerden önce, sürpriz paket program dahilinde kendisine Cardiff’te mükemmel bir baskın yaptım! Gidişimi çaktırmamak ve ipuçu vermemek için çok uğraştım. Aile bireylerini tek tek uyardım, kulaklarını çektim. Neticede istediğim etki yaratılmış oldu ve amaca ulaşıldı. ;)

Tabii her güzel şeyin genelde bir sonu olduğu üzere, Cardiff’teki 4,5 günlük ikinci bahar da dün nihayete ermek durumunda kaldı. Ama her şeye değdi açıkçası. Yurt binasının etrafından akşamın bir vakti elimde bavul ile dolanıp arka bahçeye ulaştıktan sonra odanın penceresini hafifçe tıklatınca oluşan manzarayı uzunca bir süre unutamam sanırım. :) İnşallah “5,5 aylık” enerjiyi depolayabilmişizdir.

Neyse, her İngiltere’ye gidişimde olduğu gibi bu sefer de enteresan bir kişilik ile karşılaşmadan dönmemek olmazdı. Perşembe sabahı, daha açılmamış bir pub’ın sokak ortasına attığı tahta banklardan birine oturmuş Fatıma’nın hazırladığı kahvaltıyı mideye indirirken bir yandan da Londra merkezden Stansted Havaalanı’na gidecek otobüsü bekliyordum. Sokağın başından yavaş yavaş bana doğru yürüyen bir adam gördüm. Biraz salaş bir giyinişi vardı ve nedense ister istemez gözlerimin ayakkabılarına takıldı kısa bir süreliğine de olsa. Nihayet yanıma ulaştığımda bana dönüp bir şeyler demeye hazırlandı. Tam da o anda içimden “umarım içki ya da sigara için para istemeyecektir” diye geçirdim. (İngiltere’de sokakta bu tarz insanlara rastlamak oldukça normal bir durum zira) Diyalog şu şekilde gelişti:

+ İyi güzel, burada otobüs bekliyorsun da geçmez ki onlar buradan.

– Biliyorum, zaten ben de normal otobüsü değil havaalanına gidecek olanını bekliyorum. Sorun değil yani.

+ Anladım, o zaman sorun yok. Bu arada nereye uçacaksın sen?

– Türkiye’ye; İstanbul’a.

+ İstanbul demek. Güzel bir şehir diyorlar orası için. Gitmek istiyorum oraya bir ara.

– (İç ses: Nasıl yani? Hangi parayla gideceksin?) ….

+ Kaç para verdin uçak parasına?

– Yaklaşık 150 pound.

+ Yapma yahu; iyiymiş. Ama daha ucuzları var; 50-60 pounda. Easyjet; bir de bir tane daha vardı. Türk ama adını unuttum. Neydi?

– Pegasus? (İç ses: Nereden bileceksin yahu Pegasus’u?)

+ Hah evet, Pegasus… Şimdi hatırladım.

– (İç ses: Vay anasını) ….

+ Peki oteller ne kadar İstanbul’da? Ya da ev kiralamak falan?

– Ben İstanbul’da yaşıyorum; onun için hiç otelde kalmadım. Bilmiyorum fiyatları ama ev kiralamak aylık 400 pound falan tutar heralde.

+ 400 mü? Çokmuş. Benim bir arkadaşım Berlin’de ev tuttu kısa bir süre için, aylık 400 Euro verdi.

– (İç ses: Amca sen necisin yahu? Berlin’de arkadaş, İstanbul’a seyahat falan.) Haklısın ama İstanbul’da konaklama biraz pahalıdır.

+ Anladım. Neyse, siz ne derler “Allahısmarladık”.

– (İç ses: Bildiğin mavi ekran) Güle güle. ;)

Sonradan otobüsle giderken düşündüm de belki de bu berdüşt kılıklı amca gizli polistir. Hani üniversitelerin önünde simit satma ya da ayakkabı boyama bahanesiyle vakit geçiren, milletle konuşan sivil polisler gibi… ;) Komplo teorisi “mode on”!…

bir şeyler yazmayalı neredeyse 1 ay oldu. en önemli sebep teze yoğunlaşmam ve buna bağlı olarak da yazmaya değer herhangi bir olayın etrafımda cereyan etmemesi. diyebileceğim şudur ki, geride bıraktığım 2 ay (ağustos ve eylül) hayatımda geçirdiğim en sıkıcı ve sabırsızlıkla dolu 2 aydı. netice itibariyle iyi ya da kötü tezi 23 eylül’de öğrenci işlerine teslim edip southampton ve ingiltere dosyasını şimdilik kapamış bulunuyorum. ileride olur da bu dosya tekrar açılırsa, ancak turistik amaçlarla olur ve büyük olasıkla gezi güzergahında southampton bulunmaz. sevdiğin insanla londra’da dolaşmak kulağa kesinlikle daha hoş geliyor. :)

bu yüzden bu blog soton etiketine sahip son yazılardan biri olacak. belki daha sonradan istanbul diye bi kategori de açabilirim, kim bilir. yazacak daha enteresan şeyler bulabilirsem elbette. şimdilik, istanbul’la ilgili yoğun trafiğe ve insan kalabalığına alışmam gerekecek; mecidiyeköy-beşiktaş arasını 1-1.5 saatte almaya örneğin…

ingiltere’yle ilgili çok fazla şeyi de özleyeceğimi sanmıyorum açıkçası. bir liste yapmam gerekirse de ilk sıraya kesinlikle internet hızını koyabilirim. 5 dakikada bir divx’i indirebiliyor olduktan sonra 256 kb adsl ile haşır neşir olmak, anlaşılacağı üzere kesmiyor. geldiğimden beri internete bile girmiyorum doğru düzgün. zaten işin aslına bakarsak, internette olmamın asıl sebebi de artık interneti kullanmama gerek olmayacak kadar yakında. iyi bir gelişme..

işin garibi, 1 sene geçse bile fenerbahçe’de çok da bi gelişme olmamış, ’nolcak bu fenerin’ hali muhabbetine bıraktığım yerden devam edebilirim.

<!– –>

buraya birseyler yazmayali neredeyse 2 ay olmus. sanki fark etmemis gibi davrandim simdi ya neyse. evet, neticede blog/gunluk yazmak ya da yazmamak gonul isidir, gorevden ziyade. gecen sure icerisinde gonlum ve istegim yazmaktan yana degildi.

dun itibariyle tekrardan southampton isimli ufacik koyume geri donmus bulunuyorum, anlatilamayacak kadar guzel gecen bir temmuz ayi sonrasinda. kisa bi sure dusunmem bile yetti, boylesinin daha evvel basima gelmedigini.

1 ay boyunca sicaktan zaman zaman pispirik oldugum bi ortamdan tekrardan buraya donmek, zamaninda magnum reklamlarinda da ifade edildigi uzere “sicak kumlardan serin sulara” etkisi yaratti uzerimde. zira dun gece tekrardan yorganla yattim, ya oyle iste. dunya da boyle yerler de var. kuzey yarim kure olsa da.. neyse simdilik rahatsiz degilim hava degisiminden, hem sivrisinek de olmayacak.

bu arada istanbul-londra-southampton hatti yolculugum da inanilmaz uzun ve yorucu gecti. sabah 8.30 da ciktim, yurda vardigimda ise saat 10.00 olmustu. ingiliz otobus soforlerinin trafikteki hiz limitlerine bu kadar da uyacagini tahmin etmezdim dogrusu. kampus ve yurt “no man’s land” kivamina gelmis, dairemde sadece ben kaldim. artik kendime mahsus banyo-tuvalet-mutfak uclum var. etraf oldukca bos gorunuyor, yil icinde kalabaligi hatirladikca.

sanirim iyice gunluk tadinda oldu bu yazi. en azindan bi anektodla bitireyim. londra havaalinindan sehir merkezine gidecek otobuslere binmek icin sira bekliyorum, onumde bu aralar her yerde gorebileceginiz bi polonyali var. daha evvel bilet almamissaniz sofore para verip alabiliyorsunuz, minibus misali. neyse, sira ondeki polonyaliya geldi, sofor de dogal olarak “tek yon ya da gidis-donus mu” diye sordu. bu kisa laf bile kadinda mavi ekran cikmasina neden oldu. sonra adam bi daha sordu tabi. kadin polonyaca birseyler diyor sofore karsiliginda. o da “abla ben polonyaca bilmiyorum” diyor, biraz da sesini yukselterek yine ayni soruyu soruyor, sanki oyle olunca anlayacakmis gibi. “turk musunuz lan!!” diye araya girecektim yaptiklari ya da yapamadiklari diyalog neticesinde. bu arada kadin bana donup “yardim et kardes bea” manasinda polonyaca biseyler dedi, ses tonundan ve kucuk emrah bakislarindan cikardim bu neticeyi. neyse, sonuc olarak sofor tek-yon bileti kesti, yalniz sanki kadindan biraz fazla para aldi galiba. gunahi boynuma jonathan… en son kadin giderken “ulan ingilizce bilmiyorsan git bilet gisesinden al biletini dumbuk” dedi, tabi kadin anlamadi dogal olarak. eh ben de adama turkce kufur etsem o da anlamazdi. ne guzel sey herkesin kendi dili olmasi.

bu kadar…

ingilizlerin sekere olan tutkularindan sanirim daha evvel burada bahsetmemistim. evet, tutku diye tarif edebilecegim bir iliski ayan beyan ortada, ingilizler ve seker arasinda. bi kac ornek vererek konuyu daha anlamli kilayim. bu husustaki ilk tecrubem, buraya gelisimin hemen baslarindaydi. havalar soguk, canim haliylen corba icmek istiyor. [corba yapmayi bilmedigimi eklemeye gerek duymuyorum ama iste eklemis bulundum artik] markete gidip hazir corba aliyorum; domates, tavuk vs. dogal olarak ‘icindekiler’ kismini okumuyorum, bi corbada ne olabilir ki diye. neticede bi guzel domates corbasini isitiyorum, ve ilk kasigi aldigimda o inanilmaz tat dilimi damagimi titretiyor. basbayagi sekerli domates corbasi… hatta domates mi var icinde diye supheye dusuyorum, o kadar seker var yani icinde.

ikinci tecrubem, bu sefer konserve kuru fasulye ile oluyor. ingiltere’de bayagi bi kurufasulye piyasasi var bu arada belirteyim. ‘english breakfast’tin onemli uyelerinden, sabah sabah nasil gidiyorsa artik. yine hazirliyorum, ilk kasigi aliyorum; evet bu da yine sekerli kurufasulye. insanligin bu sekilde evrimlesebilecegine inanamadim haliylen o ilk bi kac saniyede. sonra, kabullendim tabi ve bi daha da konserve hic birsey almadim.

bi de test ettigim kadariyla, cikolatalar da turkiye’dekine gore daha tatli. baz aldigim cikolatalar nestle kitkat ve twix. turkiye’de rahat rahat 2 tane ustuste yiyebiliyorken, buradakilerden sadece 1 tanesi beni baymaya yetiyor. etrafta o kadar obez olmasinin sebebi de bu olsa gerek.. bi de neredeyse her markette ananasli pizza satiyorlar, bunu da tatli istegine baglayabiliriz sanirim :)

bu sefer herhangi bi sarki degil de yaklasan dunya kupasiyla ilgili bi mp3 linki vermek istiyorum; 1998 hollanda-arjantin macini anlatan spikerin bergkamp’in muhtesem golune [flashback!] verdigi reaksiyon. ahanda link; http://web.archive.org/web/20060710184637/http://blogfc.com/gelder.mp3

Picture 1.png
resimde de gorulecegi uzere, southampton camiasi olarak umudumuzu carsamba gunune baglamis bulunuyoruz. ‘sun index’ high imis; sicaklik oranlari cok muhim degil. tabi geceleyin havanin 1 derece olacagini o kadar dikkate almazsak. heyecanlandim lan.. bu arada turkiye’de havalar da pek bi gunesli demeyin, darilirim : )

bu sabah, 1 ay icerisinde ikinci kez beynimi delip gecen bi gurultuye sahip olan yangin alarmiyla uyandirildik yurt olarak. son zamanlarda insanlarin uzerine binmeye baslayan bikkinlik halini bi nebze de olsa atmanin enteresan yollarindan biri de bu alarmlar olsa gerek, hic suphesiz. ilkinde yangina sebep olan ufak bi ekmek kizartma makinasiydi, bu sabahkinde ise fail bildigimiz kendi halinde firin.

neyse, sabah her zamanki gibi ogleden sonra 1 gibi bitirecegim uykumun belli bi asamasina gelmisken, allah sizi inandirsin cin iskencesi aleti yerine gecebilecek bi dellendirme potansiyeline sahip yangin alarmiyla uyandim. ‘hay ben bu yangini cikaranin, ta…’ ic gecirmeleriyle birlikte pantolunumu giyip, uzerime montumu da alip ciktim disari. [dikkatinizi buradaki mont ayrintisina cekmek istiyorum, 23 mayis-mont alt metni okuyucuya kalmis] disarida bekledik biraz; bu sirada her merakli turk gencinin yapacagi gibi yurdun bilimum noktalarina gidip yanginin nerden ciktigini gormeye calistim. yer tespitini yapmanin huzuruyla basim goge erdi bi kac dakikaligina.

bu arada yanginin da aslinda ‘yangincik’ statusunde oldugunu belirteyim, tipki ilkinde oldugu gibi. daha sonra ingiliz itfaiye cemiyeti olayin bokunu cikarip 3 tane itfaiye araciyla olay noktasina intikal etti. yangin sondurme tupu mudur nedir onla bile bas edilebilecek bi sey icin, herifler 3 arac yolladilar. [10 dakika icinde] yok boyle bir sey. ulan, biz de apartman yansa adamlarin gelmesi ne kadar zaman alir.

ps 1: bu sene bi de okulun bi fakultesi tamamen yanmisti, ugursuz muyum nedir :)
ps 2: yalniz daha sonra tekrar 1’e kadar uyudum, prensip meselesi…
ps 3: yapacak is yok, boyle ufacik biseyi bile uzun uzun anlattim. hava da kotu zaten…

hayatimda hic bu kadar soguk ve yagisli bir mayis ayi gecirmemistim. acikcasi ileride sibirya gibi biyerde yasamadigim muddetce de boyle birseyi tekrar tecrube edebilecegimi sanmiyorum. tum bu olanlarin uzerine bir de sanki mayis ayi gelince hava bir anda duzelecekmis gibi, yurtta kaloriferleri yakmaktan vazgecti yurt yonetimi. su an odada uzerimde polar mont, ayaklarimda ise kalin coraplarla oturuyorum. ve tarih bugun itibariyle 20 mayis. haberim yokken ingiltere guney yarimkureye mi dahil oldu yoksa?

onumuzdeki 5 gunluk hava durumu tahminlerine goz attim az evvel. carsamba gunu 9 derece olacak diyor. allah’im bu bi kabus olmali… sirtimi isitmak istiyorum artik :)

Previous Older Entries