Bir maruzatım olacaktı komutanım?!

Bir aksilik olmazsa nisan ayında askere gideceğim. Yani önümde yaklaşık sadece 3 hafta kadar bir süre kaldı botları bağlayıp sivil hayatı geride bırakmak için. Hayli uzun zamandır gitmek istiyordum zaten; fakat önce işe girme, daha sonra evlenme ve dolayısıyla rahata alışma gibi sebeplerden ötürü habire öteleyip duruyordum. Ama malum genelkurmaydan kaçış yok. Kaçabilirsin ama kurtulmazsın hesabı… :)

Neyse, bazı şeyleri ayarlayıp hanımı da benim yokluğumda kendini bilime adamasını sağlayınca artık geriye askere gitmekten başka bir seçenek kalmadı. Her ne kadar kendisi “Ben de askerliğimi bir nevi Cardiff’te yapacağım” diyerek ortamı yumuşatmaya çalışsa da bu argümanı pek yemediğimi ifade etmek isterim! :) Netice olarak en hayırlısı da bu olacak gibi.

Fakat askere gitme sürecinde fark ettiğim bir şey var. Askere gideceğimi söylediğim kişilerden karmaşık tepkiler alıyorum. Bir kısmı “Neden? Ne gerek var? Gitmek zorunda mısın?” gibi cevaplaması bir erkek için çok da manalı olmayacak sorular sorabiliyor. Bir kısmı da fırsat bu fırsat diyip kendi askerlik anılarını anlatmaya başlıyor. Malum olacağı üzere bu anıların çoğu pek iç açıcı değil. Dinledikçe içime bir sıkıntı basıyor ağır ağır. O nedenle millete pek söylemek istemiyorum. Halbuki kısaca “Hayırlısı…” dense insana psikolojik olarak bir moral olabilir. Değil mi Güntekin? :)

Advertisements

Ayaklı Google Maps olmadım, olamadım…

Yaklaşık 2,5 senedir işe servis ile gidip geliyorum. Halimden memnunum; evimin önünden alıyor. Sabah sabah başka vesaitlere binmek durumunda kalmıyorum. Yalnız güzergah itibariyle takribi 20-25 km. kadar yol katediyoruz ve doğal olarak İstanbul trafiğinde alternatif yollar  konusunda bol bol talim yapabiliyoruz.

Bu geçen süre içerisinde farkettim ki, bir kısım insan resmen ayaklı google map gibi… Misal herhangi bir sıkışıklığa denk geldiğimizde, trafikten kurtulabilmemiz için e-5’te hangi çıkıştan çıkmamız gerektiğini ya da şu yola girip önce sağa sonra 2. soldan içeri döndüğümüzde falanca yola bağlanabilmemiz gerektiğini falan anında söyleyebiliyorlar. Kesinlikle çok güzel bir meziyet! Koordinatları ver; mübarek google maps ya da gps navigator gibi seni şıppadanak istediğin yere çıkartıversin.

Bir de değişik, görmedikleri bir yolla karşılaştıklarında içlerinde bir anda ani bir merak uyanıyor ya ona da çok şaşırıyorum. “Nereye çıkıyor acaba bu?”, “Sanki yeni yapmışlar bu yolu!”, “Şeritleri de biraz genişletmişler sanki” gibi fantezik yorumlar yapıyorlar.

Ben hiç böyle bir insan olamadım. Olmadım…

Koruma kalkınlı şemsiyeler ve dolu barajlar

Son zamanlarda garip bir takıntıya sahip oldum. Sabahları işe geldiğimde mütemadiyen İski’nin internet sitesinden barajların doluluk oranlarına bakıyorum. Açıkçası bunu neden yapıyorum bilemiyorum. Dedim ya bir takıntı haline büründü bu. Eh, bir kaç haftadır da pek ara vermeden yağan yağmur sayesinde İstanbul’da barajlar doluyor ve mutlu oluyorum. Sanırım, bu zihin yapımla yazın da barajların boşluk oranına bakaraktan üzüntü duyabilirim. Kafamı dağıtmam lazım.

Bir kısım insanlardan, yağmurlu havalarda uzak durmak lazım. Zira inanılmaz boyutlara ulaşabilen şemsiyeleri nedeniyle bir tehlike merkezi haline geliyorlar. Geçen gün eve giderken yolda karşıdan gelen bir kadından kaçmak zorunda kaldım sırf bu yüzden. O kadar büyük bir şemsiyesi vardı ki altına tüm ailesini sığdırabilir üzerine bir kaç yedek bile alabilirdi. Bu tip insanları, filmlerde sık sık karşımıza çıkan görünmez kalkanlara sahip ufolara benzetiyorum. Geniş bir dairenin altında yürüdükleri için yanlarına 1 metreden daha fazla yaklaşmak mümkün olmuyor; kalabalığı yarıp geçebilen bir yeteneğe sahipler. Savunma kalkanına çarpıp gözümden olmak istemiyorum!

Krizin teğet geçtiği trençkot , sözüm sana!

Sinema dergisine yıllık aboneyim; ay içerisinde hangi filmlerin gösterme girceğini ya da dvd piyasasına nelerin çıktığını öğrenir ve akabinde gider rapidshare’den indiririm. Kısacası kullanışlı bir veritabanı işini görür benim için. Evet, arada sinemaya da fiziki olarak gidiyorum ama “The Curios Case of Benjamin Button” gibi izlenmesi sinemada zevkli olabilecek olanları tercih ediyorum.

Sadede gelmek gerekirse; derginin bu ayki sayısına eşantiyon olarak “Esquire”‘ın Aralık sayısını da eklemişler. Düzenlenen bir kampanya çerçevesinde bu dergiye yıllık olarak daha ucuza abone olunabilecekmiş vs. Pek ilgimi çekmedi doğal olarak; zira erkek dergisi diye lanse edilen dergilerde fazla bir şey bulamıyorum. İşlenen konulara görece daha dar bir kesime hitap ediyor diye düşünüyorum. Neyse efendim, derginin sayfalarını karıştırıp ne var ne yok diye bakarken bir reklama denk geldim. Bir erkek manken üzerene çeşitli markaların ürünleri giyerek poz vermiş. Sayfanın altında da bu ürünlerin fiyatları yazıyor. Bunlardan biri de “Burberry”e ait bir trençkot… Eh, bir trençkot ne kadar olabilir ki diye düşünülebilir neticede ama bu bahsettiğim tam olarak “2,700 ytl” idi. Tam anlamıyla dumur oldum, üzerine bir de mavi ekran verdim.

Bir de şu açıdan düşündüm olayı; eğer bir trençkota 2,700 ytl verebilecek kadar kendimden geçmiş ve zengin olsaydım, bırak “Esquire”ı herhangi bir dergi vs. okumakla vakit geçirmezdim. Onun yerine para harcıyor olurdum sanırım. Dünya çıldırmış arkadaş!… Anlaşılan belli bir kesimi kriz teğet geçiyor…

Lakap takma bak, bozuşuruz!

Bir önceki yazıda eski fotoğraflara olan ilgimden bahsetmiştim. Ondan hareketle yine flickr’da fotoğraflar arasında geziniyordum. Avustralya Medya Müzesi’ne ait bir flickr hesabına denk geldim. Birinci Dünya Savaşı’na ait 20 küsür tane fotoğraf da sergileniyor burada. Onlardan bir tanesinde “Boche prisoners” diye bir tabire dikkatimi çekti. Zira düşman tarafı tanımlamak için kullanılan bir tabir gibi görünse de, yine de kime tekabül ettiğini tam anlayamamıştım.

Wikipedia’da araştırınca tahmin ettiğim üzere o dönemde Alman askerleri ifade etmek için kullanılan bir lakap olduğunu öğrendim. Bununla alakalı olarak Wikipedia’da oldukça detaylı olmak üzere şöyle bir sayfa da varmış: List of Terms used for Germans (Almanlar için kullanılan tabirlerin listesi). Acayip bir liste ve kısaca göz gezdirince pek çok ülkenin kendi dillerinde Almanları ifade etmek üzere çoğunlukla aşağılayıcı onlarca sıfatın/kelimenin var olduğu görülebilir. En azından İngilizce olanlara (misal Kraut, Jerry, Fritz vs.) tarihi filmlerden veya arka planı İkinci Dünya Savaşı olan bilgisayar oyunlarından aşinaydım. Anlaşılan anti-alman bir yaklaşım var Avrupa’da. Tabi her iki dünya savaşını da başlatan tarafın onlar olması halklar arasında pek popüler olmamalarının da en önemli sebebi. Hala böyle bir durum var mıdır merak konusu? Sanırım şimdi ilgi daha çok Avrupa dışı milletlere yönelmiş olsa gerek.

Bilemiyorum diğer dillerde Türkler için bizim bilmediğimiz bu tarz yakıştırmalar var mı? Ya da Türkçe’de diğer ırkları/milletleri aşağılayacak türde sıfatlar bulunuyor mu? Varsa da sanırım zaman içerisinde yabancıya karşı duyulan düşmanlığın azalmış olması ya da var olanların açıktan dillendirilmesinin kınanan bir hal durumunu alması belirli kelimelerin de ortadan kalkmasına neden olmuş olabilir.

Neticede olan Almanlara olmuş. Fazla üzerlerine gitmişler…

80’lerde düğün olmak

düğünlere ya da nikahlara katılmayı pek sevmem. etraf oldukça kalabalık olur, çoluk çocuk bağırıp çağırır ve sonuna kadar curcuna… klastrofobik bir bünyeye sahip olmasam da yine de düzensiz hareket eden bir kalabalığın arasında kendimi pek bir rahatsız hissederim.

neyse, dün 2 farklı nikaha/düğüne katılmak durumunda kaldığımdan bunları yazmak geldi içimden. eh, sosyal bir varlık olarak hayatıma devam edebilmem için de bu tarz etkinliklere katılmak durumundayım. hem kendi düğünüme gelenlere iade-i ziyaret yapmak lazım hem de takılan altınların hayat döngülerinin bir şekilde devem etmesi gerek.

akşam katıldığım düğünün mekanı ise çok enteresandı. ortam, zaman makinesiyle ışınlanıp 80’lerden 2000’lere gelmiş gibiydi aynı. hani bir yönetmen arkaplanı 80’lerde geçen bir film çekmek istese, bahsettiğim düğün salonunu pek akala kullanabilir. mesela, salonun ortasında tavana asılı disko topunun altında dans eden ahu tuğba! kabus gibi değil mi? zaten takı sırasının en önüne atlayıp, altını damada takar takmaz da kendimi dışarı atabildim. soğuk havada arabaya kadar 15 dakika kadar yürüyünce tüm o kabusu geride bırakabilmiştim.

Bir kere de dünyanın sonu gelsin

hollywood filmlerinin çoğunun giriş-gelişme-sonuç patikasına oldukça sadık kaldığını söylesem yanlış olmaz sanırım. hikaye başlar, karakterlerin izleyiciye tanıtımı yapılır çeşitli aşamalarla, hikaye belli bir hız kazandıktan sonra olaylar mutlu ya da mutsuz bir şekilde neticeye bağlanır ve film biter. ışıklar açıldıktan sonra da işimize gücümüze geri döneriz.

olayların olumlu mu ya da olumsuz mu olarak noktalanacağı hususunda, durum afet/uzaylı filmlerine geldiğinde yapımcı ya da yönetmen tarafından genellikle olumlu olması yönünde bir tercih kullanılır. üsüste “independence day” ve “war of the worlds” filmlerini izleyince bir kez daha aynı şeyi düşündüm. filmi ortalama 2 saat olarak farz etsek; olaylar neredeyse 1,5 saat boyunca gayet olumsuz ve dünyanın sonunun geleceğine işaret eden şekilde devam ediyor olsa dahi bir şekilde dünya son dakikada genellikle amerikalı biri ya da birileri tarafından kurtarılır. dünya ve insanlık varlığını sürdürmeye devam eder. tabi arada bir kaç milyon insan telef olmuştur ama o kadarı da olur netice itibariyle. bu tarz filmlere “deep impact”, “armageddon”, “the day after tomorrow” ya da “i am legend” da ilave edilebilir.

evet, tüm yazdıklarıma rağmen  bu tarz filmleri izlemeye devam ediyorum; hoşuma gidiyor zira. ama beklentim bir gün izlediğim bir filmin sonunda, tercihen arka fondaki bir sesin “ve dünyanın da sonu böyle geldi işte sayın izleyiciler…” demesiyle birlikte ekranın kararması…

Previous Older Entries