Tüm çabalarına rağmen yenilgiyi engelleyememek

türk basınının genelinde şöyle bir hastalık var; yurt dışında spor hayatını devam ettiren ne kadar türk oyuncu varsa neredeyse hepsini oynadıkları takımın değişmez ve önemli oyuncularıymış gibi lanse ediyorlar. yeri geliyor maçları çeviriyorlar, son saniye basketleri atıp ya da golleriyle fileleri havalandırıp taraftarın sevgilisi oluyorlar. çoğunlukla göstermiş oldukları performanslar 1 ise 2 imiş gibi anlatılıyor ya da örneğin basketbolun veya futbolun bir takım sporu olduğunu göz ardı edip bireysel olarak onları yüceltiyorlar. bunu yazmamın sebebi ise şu; bugün ntvspor.net’te bir basketbol haberine denk geldim. abd’de ncaa’de basketbol hayatını sürdüren doğuş balbay’ın performansı şöyle anlatılmış

[…] Doğuş Balbay, takımını öne geçiren basketi kaydederek bu sezonki en iyi maçını çıkardı. […] maçın bitimine 2 dakika kala takımı 67-66 gerideyken bir top çaldı ve Texas’ı öne geçiren basketi attı.

maç sonu istatikleri ise şöyle; 2 sayı, 5 rebound, 4 assist ve  top çalma. ortalama olarak fena bir performans değil elbette. yalnız alıntıladığım kısmı düşününce oldukça güldüm diyebilirim. hani son saniye basketi atılır haber olur, ya da double-double yapar ve dikkat çeker. ama “takımını öne geçiren basket” nedir ki? manasız… 22-23 geride götürülen bir maçta da bir basket atınca takımın öne geçer neticede.  

tuncay’ın mükemmel oyunu middlesboro’ya yetmedi, mehmet okur’a arkadaşları eşlik edemeyince utah jazz maçtan boynu bükük ayrıldı vs. tanıdık geldi değil mi?

Advertisements

Nerde güneş oraya yerleş

bu aralar ya benim uyku düzenimde bir bozukluk var ya da futbol maçları giderek sıkıcı olmaya başlıyor. şöyle ki; salı günü liverpool-atl. madrid maçının ikinci yarısında, çarşamba günü fb’li olmama rağmen arsenal-fenerbahçe maçının son yarım saatinde ve nihayet perşembe günü benfica-galatasaray maçının ilk yarısında uyuyakaldım. basbayağı tv’ye bakarken içim geçmiş, ve koltuğun kolunda huzur bulmuşum. aslen maçlar sıkıcıydı evet, ama yine de bu durum havaların değişmesi ve saatlerin geriye alınmasıyla da alakalı olabilir. halbuki yazın ne güzeldi; 9’da kararan hava, etraf daha bir parlak, akşam olunca dışarı çıkıp parkın etrafında ya da acıbadem’de yürümeler vs.

eskiden yaşın ilerledikçe yazları ve sıcak havaları seveceksin derlerdi de inanmazdım ama doğruymuş meğerse. sonuçta bu kıssadan çıkardığım hisse budur.

Önünüzdeki maçlara bakmayın arkadaşım

galatasaray teknik direktörü skibbe, ankaraspor’la oynanan kupa maçı sonrası “sonuçtan memnun olduğunu, iyi bir rakip karşısında deplasmanda 1 puana fazla üzülmeyeceğini ve nihayetinde istanbul’da alınacak 2 galibiyetle de üst tura çıkacaklarını” belirttiği bir beyanatta bulunmuş. okuduğum haberler ve bloglarda da insanlar bundan pek bir yakınmışlar; skibbe’nin çapının darlığından, gs’nin büyüklüğünden, böyle şeyler söyleyemeyeceğinden yakınmışlar. Nedense böyle kemikleşmiş bir fikir var türkiye’de; 3 büyüklerin her zaman tepeye oynaması gerektiği, asla ve asla ikinciliklerle ya da beraberliklerle yetinemeyeceği üzerine…

halbuki benim bir futbol camiasından/ortamından/liginden beklentim tam da bu. bu takımlar elverdiği sürece büyük olarak kalacaklar elbette. gerek taraftar potansiyelleri gerekse de maddi güçleriyle buna mukadder durumdalar zaten. ama diğer takımlar da asla figüran olmamalı, kendilerine biçilen role sıkışıp kalmamalılar. daha dengeli bir sistem olsun. bu sezonda şu ana kadar yaşandığı gibi, bursa, kayseri, ankara, sivas ve gaziantep yenebilmeli 3 büyükleri ve yeri geldiğinde de aragones, skibbe ya da mustafa denizli alınan beraberliklerden mutlu olabilmeli. bana daha sağlıklı gelen durum da bu açıkçası.

hep fenerbahçe şampiyon olsa bir noktadan sonra bayağı bir sıkılırdım heralde.

Harun Remzi

Bu aralar futbol maçı izlerken devamlı uykum geliyor. Maçlar biraz geç saatte yayınlandığından mı, yoksa işin-gücün üzerine koltuğa yayıldığımda üzerime sökün ediveren ağırlıktan mı bilemiyorum. Ya da belki Fenerbahçe’nin ultra-über sıkıcı futbolundan kaynaklanıyor olabilir. Rıdvan Hoca ağzıyla konuşmak gibi olmasın da “Bu Arsenal bize ortalama 5 çakar” demiştim maçtan önce, öyle de oluverdi. Adamlar vurdu gol oldu, Allah’tan ikinci yarı vurmaktan vazgeçtiler. Kısacası evdeki Gassaraylının bedduası tuttu.

Ama mesela adamların yaş ortalamasının 21 olması pek bir ilginçti, skordan ziyade. Son golü atan yeni ergen çocuk, diyelim Türk ve ismi de Harun Remzi olsa bu topu oynayabilir ya da bu maça çıkabilir miydi; yoksa o da diğer lokal arkadaşları gibi Paf’ta sürünüyor olur muydu? Konu bu bence.

Bir de bu eleman vesilesiyle aklıma geldi sık sık; İngiltere’deyken adımı anlayaman tüm Rooney görünüşlü yerli beyaz insanlara kısaca “call me aaron” dediğim… Kelimelerin başındaki H harfini niyeyse pek kapamıyorlar.

Amerikan uşağı

digiturk aldığımdan beri (yaklaşık 6-7 aydır) normal/bildik/geleneksel kanalları seyretmemeye başladım. artislik olsun diye değil aslında yaptığım; digiturk’te normal tv’lerdeki gibi kanalları sıralayamadığım için neyin nerede olduğunu da pek bilemiyorum. 2-15, 70-79 arasında zaplayıp duruyorum. en güzeli de fox sports aslında. bu sayede tüm amerikan sporlarına aşina oldum, her açtığımda bir maç gösteriyorlar. yazı beyzbol izleyerek geçirdim, çok eğlenceli bir spor değil ama fena sayılmaz. asıl amerikan futbolu oldukça zevkli, sezon eylül’de başladı, devam ediyor. zaten basketbol, futbol da şifreli yayınlanıyor; koptum gittim. böyle güzel. hem izlediğim maçta bir takım yenildi diye hiç sinirlenmiyorum. lig tv’m olsa fener beni kanser edebilirdi zira.

turkiye grand prix

Ilk ikisini pas gectikten sonra nihayet ucuncu istanbul grand prix’sine bizzat katilim saglayabildim; kiddo’nun verdigi ivme ile biraz son dakika gelismesi olsa da… Bilhassa biraz yorucu ve ugrastirici olacagini tahmin ettigim gidis/donus hadisesi oldukca sorunsuz gerceklesti; yollar acikti, trafik fazla degildi. Yine de izledigimiz tribunun konumunun (tribun-4) ve piste hususi bir arabayla gitmis olusumuzun da ulasimi rahatlatan unsurlardan biri oldugunu da yadsiyamam. Neyse, trafik fazla degildi derken sunu da eklemem lazim ki, izleyici kisi sayisi da hayli azdi. Oturdugumuz yerden rahatlikla gorebildigimiz 4-5 tribun ancak %30-40 civari bir doluluga sahipti. Istanbul Park’in 3 senedir zarar ediyor olusu ve bunun belli bir sure daha devam edebilecegi gercegi hayli bariz acikcasi. Bir kere bilet fiyatlari bu seviyede tutulmamali; neredeyse avrupadaki esdeger gp’lerle neredeyse ayni miktara para talep edilmekte. Kisi basina dusen gelirin onlarin yakinindan pek gecemedigini de biliyoruz. 

Bunun disinda gecmis 2 senede tv’de izlerken de fark ettigim su durumu da belirtmem lazim. Istanbul Park, Bahreyn pistinden hallice olsa da hala yesillikten yoksun semalarinda kocaman toz bulutlarinin birbirlerini kovaladigi bir yer. Etrafa biraz yesillik serpistirseler; yok eger kuresel isinma agaclari sulamayalim diyorsaniz bari bos yerlere yesil halilar yerlestirseler. Pist, tribunlerden fazlasiyla kopuk. Haliyle yarisa tam anlamiyla konstantre olabilmek, yarista o an neler yasandigindan haberdar olabilmek cok cok guc. Her ne kadar tribunlerin onune dev ekranlar koymus olsalar da, isletmeciler ekrandan gecen yazilari okuyabilmemiz icin iyi bir durbune ihtiyacimiz olabilecegi gerceginin farkina hala varamamislar olsa gerek. Araclar pite girdikten belli bir sure sonra siralamayi takip edebilmek hayli zor, ornegin patlayan lastigin hamilton’a ait oldugunu ancak arka sirada oturan durbunlu birinden ogrenebildim. Oysa ki ben Alfonso zannediyordum. :)  

Yarisin seyrinden ayri olarak elimde sadece e-mailime gelen teyit mesaji oldugu halde yarisa girebilmem de acikcasi beni hayli sasirtti. Tabi sonuc olarak elimde ileride veletlerime gosterebilecek bir bilet yok, ama o an 35 derece sicakta gunesin altinda 1 km kadar yuruyup bileti giseden almadigim icin hayli mutlu oldugumu tahmin edebilirsiniz. (kiddo’ya sorun!.) Cakma bir teyit mesaji hazirlasam word’de bu kadar para vermek zorunda da kalmayabilirdim galiba. Bi dahaki sene icin dusunulebilecek seyler listesinin en tepesine yazmak lazim. :)  

Neticede guzel bir gun, yaninizda sevdiginiz insan kirmizilara burunmus bi halde f1 yarisini izlemek, massa kazansa da sevinip el saplatmak, sonra hos muzikler esliginde kisa bir araba yolculugunun akabinde arby’sleri mideye indirmek midir? Evet, indirmektir…

belki olaylarin hararetli oldugu zamanlarin uzerinden biraz gecti ama yine de aklima gelmisken bir seyler yazmak istedim. fenerli marco aurelio’nun mehmet’e donustukten cok kisa bir sure sonra milli takima girivermesi ve hemen bir kac gun sonra da marcio nobre’nin mert ismine kavusuvermesi biraz tartismalara sebep oldu sanirim. tabi neticede tv’lerdeki muhterem zevatin neler soyledigini bilmiyorum, izleme sansim olmadigi icin. ama yine de internetten takip ettigim gazeteler yeterli bilgileri sagliyor simdilik. taraftarlarin pankartlar araciligiyla laf sokmalari misalen…

bir yabancinin milli takimda oynuyor olmasinin neresinin garip oldugunu hic anlayabilmis degilim en basindan beri. zaten milli takimlar da garip bir olusum; bir nevi halklarin stres atma araci. cogu insan asiri derecede anlam yukluyor bu takima. george orwell’in milli takimlarla ilgili soyledigi guzel bi laf vardi, kitaplarinin yazar tanitim kisimlarinda. hatirlayamiyorum simdi. artistlik olsun diye soyledim zaten :) [sporla ilgili yazmis oldugu bir makale ‘yi okumanizi tavsiye ederim]

neyse, isterse 3 siyahi, 5 yunan asilli falan oynasin turkiye takiminda; pek de umurumda olmaz acikcasi. yenerse sevinirim, yenilire uzulurum. spor netice itibariyle.. hem fener de zaten sampiyonlar ligi’ne kalamadi, o daha elem verci bir durum :)

herseyden ziyade isin garibi, asil anlamakta zorlandigim kisim; bir yabanci turk vatandasligina gectiginde neden ayni anda bir turk ismine de sahip oluyor? mehmet, mert ve zamaninda uche’nin deniz uygar’i… bir kere bi ismin turkce olup olmadigini neye gore karar veriyorlar ki. misalen, ilerde bi gun cocugum olursa eger (sanmiyorum pek) adini marcio koymak istiyorum, kulaga hos geliyor diye. buna hakkim yok mu yani? ya da diyelim ingiliz vatandasi oldum gunun birinde, ismimi aaron diye mi degistirecekler isguzarlik yapip? zamaninda bulgaristan vatandasi turklerin isimlerini bulgarcaya cevirmeye calistiklarinda yaygara kopuyordu hakli olarak. neticede o biraz daha farkli bir durum, lakin temelde ayni zihniyete tekabul ediyor benim gozumde…

1-2 sene evvel internette okumustum, biyerlerde aile yeni dogan cocuguna yahoo ismini vermisti; tipki meshur kobe bryant’in kobe’sinin de japon yemegi ismi olmasi gibi. dunya boyle daha eglenceli oluyor… mehmet aurelio gibi sacmaliklarin yaninda.

<!– –>

Previous Older Entries