Bir maruzatım olacaktı komutanım?!

Bir aksilik olmazsa nisan ayında askere gideceğim. Yani önümde yaklaşık sadece 3 hafta kadar bir süre kaldı botları bağlayıp sivil hayatı geride bırakmak için. Hayli uzun zamandır gitmek istiyordum zaten; fakat önce işe girme, daha sonra evlenme ve dolayısıyla rahata alışma gibi sebeplerden ötürü habire öteleyip duruyordum. Ama malum genelkurmaydan kaçış yok. Kaçabilirsin ama kurtulmazsın hesabı… :)

Neyse, bazı şeyleri ayarlayıp hanımı da benim yokluğumda kendini bilime adamasını sağlayınca artık geriye askere gitmekten başka bir seçenek kalmadı. Her ne kadar kendisi “Ben de askerliğimi bir nevi Cardiff’te yapacağım” diyerek ortamı yumuşatmaya çalışsa da bu argümanı pek yemediğimi ifade etmek isterim! :) Netice olarak en hayırlısı da bu olacak gibi.

Fakat askere gitme sürecinde fark ettiğim bir şey var. Askere gideceğimi söylediğim kişilerden karmaşık tepkiler alıyorum. Bir kısmı “Neden? Ne gerek var? Gitmek zorunda mısın?” gibi cevaplaması bir erkek için çok da manalı olmayacak sorular sorabiliyor. Bir kısmı da fırsat bu fırsat diyip kendi askerlik anılarını anlatmaya başlıyor. Malum olacağı üzere bu anıların çoğu pek iç açıcı değil. Dinledikçe içime bir sıkıntı basıyor ağır ağır. O nedenle millete pek söylemek istemiyorum. Halbuki kısaca “Hayırlısı…” dense insana psikolojik olarak bir moral olabilir. Değil mi Güntekin? :)

Kapakoğlanı

Bizim hanım artistlik yapmış; şöyle ünlüyüm, böyle ünlüyüm, şuralarda benimle röportaj yapıldı falan fıstık. Okur okumaz; “havan kime güzelim?” diyesim geldi. Zira her ne kadar üzerinden uzunca bir süre geçmiş de olsa karşında bugüne bugün bir dergide kapak olmuş bir insan duruyor. Respect woman!

Mevzubahis dergi ise bu… Kapakta gözüken kaygılı, dağınık saçlı, parlak çocuk ise ben. Takvimler 2003 Haziran’ı gösteriyor. Yani neredeyse 7 sene olmuş. Benim gözümde o zamanla bu zaman arasındaki en büyük farklar, saçlarımın giderek azalması, sakallarımın biraz daha gür olması, ekstradan bir kaç kilo vs. Anlaşılacağı üzere değişiklikler hep fiziksel.  Psikolojik değişimlere ise hiç girmeyeyim; sizi de sıkar beni de…

Kapaktaki fotoda neden düşünceli, kaygılı göründüğümün sebebine gelince… Fotoğrafı çeken kadın; “biraz düşünceli bakar mısın kameraya?” demişti yanlış hatırlamıyorsam. Karşıdan güneş de geliyordu üstelik; zira parlak bir mayıs sabahıydı. Ben de uykulu bir vaziyette Beyazıt kampüsünde derse gitmekteydim.  Sonuca bakılırsa istediğini vermişim diyebilirim. Zaten kapağın sağ üst kısmında da “ÖSS’den gülerek çıkmanın yolları” demişler. İşte bu adam gibi görünmek istemiyorsanız; sayfa 20’yi açın!… Gibi gibi…

Eylül’den beri yazılan ilk blog da bu olsun madem.

Ben bir salaklık yaptım

Hani bazen insanın başına öyle garip/komik/saçma/utanç verici bir şey gelir de o an yer yarılsa da içine girsem diye fellik fellik uygun bir yer ararsınız… İşte dün ben, o insanlardan biriydim. Şöyle ki;

Malum kadir gecesiydi. “Bin aydan hayırlıdır” denir ya; ben de sevabın ucundan  ufak da olsa bir pay alayım diye teravihe gideyim dedim. Neyse, uzunca bir namazdan sonra tesbihat yapıldı vs. Malum şeyler… En son, işlemlerin başarıyla tamamlanmasına müteakip elimdeki tesbihi köşede oturan elemana atmak için hedefe kitlendim. İşte ne olduysa o an oldu!… Tesbihi tam fırlatırken elimden kaydı ve sol tarafımda bağdaş kurmuş vaziyette oturan adamın dizine çarpıp havalandı. Hop bir anda, onun çaprazında bulunan adamın kafasının üstüne düşmeye görsün!! Tesbih aynı bir halka ya da kolyeymiş gibi boynuna asılıverdi adamın… Tabii eleman şaşkın, ben kıpkırmızı, yandaş cemaat gülme krizinde; imam ise duaya geçmiş bile bu arada!.. Neyse, mevcut ulvi ortamdan etkilenmiş olacak ki pek kızmadı adam. Yani orada “pardon ağbi” desem; o da “pardon çıktı çıkalı da eşşekler çoğaldı” dese kabulümdü.

Bir kadir gecesi de böyle geçti işte…

Kısa kısa kısa (II)

Uzun zamandır blogu boşluyorum; neredeyse 3 ay olmuş bir şeyler yazmayalı. mevcut durumla ilgili olarak suçu friendfeed’e atmak istiyorum. eğer sitenin kullanım ayarlarını güzel yaparsanız (olur olmadık herkese abone olmamak gibi) hayli enteresan şeyle karşılaşıp zamanınız çoğunu rahatça orada geçirebilirsiniz. son zamanlar bana olan da bu.

wordpress’e girince bayağı bir şaşırdım; zira log-in olmayalı beri anasayfa tamamen değişmiş, güzelleşmiş, serpilmiş vs. eh, ben de biraz değişiklik yapıp temayı güncelledim.

neyse, bu arada ingiltere vizesine başvurmuştum 1-2 hafta evvel. geçen gün elime ulaştı; 6 aylık “multi” giriş vermişler. fena değil ama aralık’ta askere gidecek gibi durduğum için bundan pek fazla yararlanamayacağım sanırım. bayram biter bitmez önce 4 gün iskoçya edinburgh, sonra 4-5 gün de londra’da olacağım kısmetse. londra’yı biliyorum; o nedenle asıl merak ettiğim edinburgh. sağda solda hayli güzel bir şehir olduğuna dair yazılar okudum. tek beklentim orada olacağım süre içerisinde havanan çok yağmurlu olmamaması. kedi gibiyim zira; ıslanmaktan hiç hoşlanmıyorum.!

şimdilik bu kadar.

Bridgestone F1 Deneyimim

Haftasonu düzenlenen Formula 1 Türkiye GP’si hakkında, iş güç arasında ancak vakit bulup bir şeyler yazabiliyorum. Sevgili Yalçın Pembecioğlu‘nun kendi otomobil blogu carluvr.com‘dan duyurduğu ve bizatihi aracılık ettiği bir etkinlik çerçevesinde Bridgestone’nun davetlisi olarak hafta sonunu İstanbul Park’taki etkinliklere katılarak geçirdim. Bilhassa Cumartesi tüm gün, Paddock Club ayrıcalığı ile F1’in zevkini doya doya çıkarabildim diyebilirim. Ferrari’nin garajını ziyaret etme, pitte özgürce dolaşıp bol bol fotoğraf çekebilme, pit-stop antremanlarını 1-2 metre yakından izleyebilme ve hatta Toyota’nın pilotu şahsen pek bir beğendiğim Jarno Trulli’ye dokunabilme gibi imkanlara sahip olmak sanırım her F1 tutkunun hayalidir desem yanlış olmaz.

Start Finish düzlüğü

2 sene önce bir F1 yarışını ilk kez canlı gözlerle izleme imkanı bulmuştum; fakat o zaman fiyat açısından da en uygun olan Bronz Tribün’den takip etmiştim, -ki öyle F1’in tam manasıyla zevkine varabilmek için yeterli değil. Ama tabi o muhteşem motor seslerini ve vites değiştirmeleri vs. duymak harikaydı. Ama bu sefer F1’in bir nevi sahne arkasına bir bakış atma fırsatını yakaladım ki tadı apayrıydı. Tabi bu sayede sadece tribüne gelerek fark etmenin imkansız olduğu F1 organizasyonunun büyüklüğünü ve profesyonelliğini de görmüş oldum. Düşünün bu öyle bir profesyonel bir organizasyon ki Paddock Club dahilinde çalışan neredeyse herkes F1 yarışları ile birlikte dünyayı dolanıyorlar. Garsonundan tutun da simülatör oyunlardan sorumlu olan görevlilere kadar neredeyse herkes yabancı. (Elbette aralarında Türkler de bulunuyor)

3608330884_cc9e23071b

Cumartesi etkinlikleri içerisinde ise en çok pit-stop antremanlarından etkilendiğimi ifade etmeliyim. İşlerine karşı göstermiş oldukları ciddiyeti ve aynı anda 2o’ya yakın kişinin aracın başında görevlerini kusursuz ifa etmelerini izlemek ilginçti. Bir de o işi yapabilmek için iyi bir kondisyona ve vücuda ihtiyaç olduğunu da farkettim! Yaptıkları bir nevi ağır işçilik zira…

3607437913_5f848eca56

Pazar gününkü asıl yarışı ise İstanbul Park’ın en eğlenceli tribünü sayılabilecek Silver 8’de izledim. Yarış hakkında fazla bir detaya girmeye gerek yok; zira zaten neler olup bittiğini yarıştan haberdar olanlar bilecektir ya da internet sitelerinden öğrenbilirler. Benim yarışın haricindeki gözlemlerim ve deneyimlerim ise şu şekilde:

  • İzleyici sayısı hakikaten oldukça azdı. Aslında yarıştan önce bu manada bir tahminim vardı ama bu kadar az olacağını da düşünmemiştim. Bronz tribünler neredeyse bomboştu; ve sebebini bilmediğim bir nedenden dolayı da Silver 7 tribünü tamamen kapalıydı. Zaten yarış sonunda okuduklarıma göre yaklaşık 40,000 kişi pistte imiş. 2005’teki ilk yarışta neredeyse 150,000 kişi olduğuna göre 5 senede inanılmaz bir düşüş söz konusu.
  • Bunun birincil sebebi fahiş biletler diye düşünüyorum. Örneğin benim izlediğim Silver 7’de yarış günü için bilet fiyatı tam 350 TL idi, ki bu yarışmayı kazanmasaydım hayatta bu kadar para veremezdim. Yerel seyirciyi F1’e çekebilmek ve motorsporlarına ilgi duymasını sağlamak için fiyatların biraz daha makul seviyelere çekilmesi gerekli. Yoksa her sene katılımcı azalacak ve korkarım ki yarın bir gün İstanbul F1 takviminden çıkarılacak gibi duruyor.
  • Piste araba yerine İETT’nin düzenlediği seferler ile gidip geldim. Gidiş oldukça rahat olsa da dönüşte klimasız bir otobüse binmek ve bir de üzerine yolu tam bilmeyen bir şöföre denk gelmek gibi talihsizlikler yaşadım. Fakat neticede katılımın da azlığı nedeniyle ulaşımda pek bir sorun kalmamış.

 Tekrardan bu imkanı sağladıkları için Yalçın’a ve Bridgestone’a teşekkür etmek isterim. “Once in a lifetime” hesabı…

Bir tatil durağı: Trabzon

Bu aralar sık sık fırsat doğuyor da bir yerlere gezmeye gidebiliyorum. Tabii şimdi iş ya da diğer nedenlere yoğunluğa sahip olup bunu yapamayanlara nazire yapmak istemem; zira bu arada bir denk gelen bir durum. Ünlü Türk düşünürü ve aynı zamanda panter kaleci Hayrettin Demirbaş’ın da dediği gibi “Kısfmet…” nihayetinde!

Arkadaşların düğünü vesilesi ile 3 günlüğüne Trabzon’a gitme ve bol bol dolaşma fırsatı doğdu. 19 Mayıs da hafta içine denk gelince haftasonunu birazcık uzatıverdim. Bu arada; “Tanrı resmi tatilleri kutsasın!”… İşin eğlenceli kısmı Trabzonspor Mehmet Ali Yılmaz Tesisleri içindeki sporcu kampında kalmaktı; bina antreman sahasının hemen yanındaydı ama yine de Yattara’yı göremedim mesela. Bir de aynı binada Romanya genç ya da ümit boks milli takımı da kamp yapıyor olunca etrafta yeni yetme sporcular ve onların “teenage” davranışlarıyla muhatap olmak ilginçti.

Trabzon’a gidecekler için tavsiye edebileceğim yerler ve yemekler var tabi. Elbette 3 gün içerisinde görebildiğim kadarıyla… Şöyle:

  • Sümela Manastırı ve çevresi kesinlikle fotoğraflarda göründüğünden çok daha güzel. Bilhassa 1 saat süren kan-ter içinde kaldığınız bir tırmanışın akabinde en tepeye varıp aşağıdaki vadi manzarasını görmek mükemmeldi. Karadeniz olması nedeniyle yeşilin her tonu vardı diyebilirim. Yalnız işin acı tarafı, Manastır’daki çizimlerin ve eserlerin çoğunun zaman içerisinde hayli tahrip edilmesi idi. Memleket insanı yine kendini belli edip her yere isimlerini kazımıştı.
  • Sümela Manastırı yolunda meşhur Maçka’da durup bir kahvaltı yapmanızı tavsiye ederim. Gürül gürül akan derenin kenarında açık havada yeme performasınıza hayret edebilirsiniz. Nitekim ben ettim, biliyorum! Çok yeniyor… Bu arada belirtmek lazım ki yöresel bir lezzet olan “Guymak”ı bayağı bir beğendim; biraz yağlı olsa da güzel. Zaten zararlı şeylerin çoğunun tadı güzel olmuyor mu?! Altın kural…
  • Onun dışında Zigana Geçidi’ne doğru çıkıp yolun üzerindeki Hamsiköy’e de uğramanız yararınıza olacaktır. Çünkü bu sayede meşhur “Hamsiköy Sütlacı”nı tadabilirsiniz. Kabul ediyorum “bir sütlaç ne kadar güzel olabilir ki?” sorusu kulağa mantıklı gelecek; ama cevap Hamsiköy Sütlacı’nda saklı… Gittim, gördüm ve yedim.
  • Gidip görülecek mekanlar konusunda ise şunları tavsiye edebilirim: Ayasofya kilisesi, eskilerin ünlü tüccarı Konstantin Kabayanidis’in Atatürk tarafından da kullanılan yazlık köşkü ki mimarı açıdan çok şık bir bina burası ve merkezde yer alan Kostaki Teophylaktov’a ait 1800’lerin sonunda inşa edilen fakat günümüzde Etnoğrafya Müzesi olarak düzenlenen bina.
  • Trabzon’a gidip de Akçaabat’a uğramadan olmazdı tabii. Meşhur Akçaabat köftesinden yedik; fakat beğenmekle beraber çok da bir esprisi yok gibi geldi bana. Güzel bir köfte neticede ama o kadar.

Gezi ile ilgili bir kaç fotoğraf koymak isterdim ama üşengeç bir insan olduğum için şu an hepsi makinanın içinde bilgisayara atılmayı bekliyor. Zor yani…

Bir tatil rotası: Maşukiye/Abant/Beypazarı

Bir kaç haftalık bir planlamanın neticesinde 9-10 kişilik bir topluluk ile hafta sonu gezisine çıktık. Rota ise Sakarya Maşukiye – Bolu Abant – Ankara Beypazarı şeklindeyi. Gezi 2 gün içerisinde tamamlandığı için biraz yorucu oldu diyebilirim. Katılımcı sayısı nedeniyle midibüs ile seyahat edilince de haliylen hissedilen konfor düzeyi bir Mercedes O403’inki gibi değildi. Yine de birlikten kuvvet doğar prensibi uyarınca oluşan olumlu ve neşeli atmosfer sayesinde rahatsızlık minimum düzeyde tutulabildi.

Benim gibi daha evvelden gitmemiş olanlar için kısaca anlatmak gerekirse, Maşukiye konum itibariyle pek çok aktivitenin yapılabildiği bir yer. Biz sabah kahvaltısı için gürül gürül akan bir derenin hemen yanı başına kurulmuş, alabalık yetiştiren ve yediren, bol yeşili olan bir yeri seçtik. O civarda bu tarzda pek çok tesis var. Onun dışında malum son zamanların popüler mekanlarından Kartepe de burada bulunuyor. Yazın kalabalık nasıl oluyor bilemiyorum ama kışın kayak amacıyla giden bayağı bir insan var. Bir de etrafta çok şirin ve modern tarzda tasarlanmış evler ve butik oteller fark ediliyor; sık sık kaçamak yapasım geldi onları görünce.

Abant’ı ise anlatmaya pek gerek yok. Havanın da aşırı güzel olması sayesinde gölün çevresi piknik yapanlar, koşanlar, yürüyüş yapanlar ve tabi faytona binenler ile dolup taşıyordu. 7 km’lik bir göl çevresi yürüyüşü yapınca akciğerleriniz açılıyor yeterince. Yalnız havanın sıcaklığına ve güneşin parlaklığına rağmen, gölün civarında yer yer kara rastlamak da ilginçti hakikaten.

Yolculuğun son durağı ise Beypazarı idi. Şimdiye kadar Beypazarı ile ilgili bildiğim tek şey meşhur “kuru”su idi. Ufak tereyağlı galeta desem biraz tanımlamış olabilir zannımca. Ama tadı pek bir güzel orası kesin. Çay yanına birebir. Onun dışında daha evvel başka bir yerde görmediğim değişik tarzda simitleri de vardı. Biraz daha ince ve ufak simitler; ama pek lezizler.

Aynı Safranbolu’da olduğu gibi Osmanlı zamanından kalmış pek çok eski ev bulunuyor burada. Çoğu restore edilmiş ve turizmin hizmetien tahsis edilmiş. Tarihi dokuya uygun bir çevre düzenlemesiyle birlikte gezilmesi, alışveriş yapılması ve akabinde oturup bir şeyler yenilmesi rahat bir ortam sağlanmış. Rehberin dediğine göre yıllık ortalama 300,000 turist geliyormuş ki sadece 10 senedir turizmin canlandırılmaya çalışıldığı bir ilçe için çok etkileyici bir rakam. Şöyle söyleyim, bizim topluluk yaptığı total harcama ile ilçenin ekonomik krizden asgari düzeyde etkilenmesi için elinde geleni yapmıştır!

Beypazarı’nın bir de havucu meşhurmuş; o nedenle havuçla neredeyse her türlü yiyecek/içecek üretilmiş. Havuç suyu, havuçlu dondurma, havuç döneri vs. vs. Havuçtan hiç hazzetmediğim için pek yanaşamadım ama prensip olarak fikri beğendim.

Anadolu’nun pek çok yerinde aynı Beypazarı gibi belli bir turizm potansiyeline sahip olabilecek ilçeler ve iller var. Lakin bunun için biraz vizyona, bolca da çabaya ihtiyaç var. Şimdilik Beypazarı’nda bunlar gerçekleştirilebilmiş. Gitmeyi düşünenlere tavsiye edebilirim.

Previous Older Entries Next Newer Entries