Krizin teğet geçtiği trençkot , sözüm sana!

Sinema dergisine yıllık aboneyim; ay içerisinde hangi filmlerin gösterme girceğini ya da dvd piyasasına nelerin çıktığını öğrenir ve akabinde gider rapidshare’den indiririm. Kısacası kullanışlı bir veritabanı işini görür benim için. Evet, arada sinemaya da fiziki olarak gidiyorum ama “The Curios Case of Benjamin Button” gibi izlenmesi sinemada zevkli olabilecek olanları tercih ediyorum.

Sadede gelmek gerekirse; derginin bu ayki sayısına eşantiyon olarak “Esquire”‘ın Aralık sayısını da eklemişler. Düzenlenen bir kampanya çerçevesinde bu dergiye yıllık olarak daha ucuza abone olunabilecekmiş vs. Pek ilgimi çekmedi doğal olarak; zira erkek dergisi diye lanse edilen dergilerde fazla bir şey bulamıyorum. İşlenen konulara görece daha dar bir kesime hitap ediyor diye düşünüyorum. Neyse efendim, derginin sayfalarını karıştırıp ne var ne yok diye bakarken bir reklama denk geldim. Bir erkek manken üzerene çeşitli markaların ürünleri giyerek poz vermiş. Sayfanın altında da bu ürünlerin fiyatları yazıyor. Bunlardan biri de “Burberry”e ait bir trençkot… Eh, bir trençkot ne kadar olabilir ki diye düşünülebilir neticede ama bu bahsettiğim tam olarak “2,700 ytl” idi. Tam anlamıyla dumur oldum, üzerine bir de mavi ekran verdim.

Bir de şu açıdan düşündüm olayı; eğer bir trençkota 2,700 ytl verebilecek kadar kendimden geçmiş ve zengin olsaydım, bırak “Esquire”ı herhangi bir dergi vs. okumakla vakit geçirmezdim. Onun yerine para harcıyor olurdum sanırım. Dünya çıldırmış arkadaş!… Anlaşılan belli bir kesimi kriz teğet geçiyor…

Advertisements

Bir kere de dünyanın sonu gelsin

hollywood filmlerinin çoğunun giriş-gelişme-sonuç patikasına oldukça sadık kaldığını söylesem yanlış olmaz sanırım. hikaye başlar, karakterlerin izleyiciye tanıtımı yapılır çeşitli aşamalarla, hikaye belli bir hız kazandıktan sonra olaylar mutlu ya da mutsuz bir şekilde neticeye bağlanır ve film biter. ışıklar açıldıktan sonra da işimize gücümüze geri döneriz.

olayların olumlu mu ya da olumsuz mu olarak noktalanacağı hususunda, durum afet/uzaylı filmlerine geldiğinde yapımcı ya da yönetmen tarafından genellikle olumlu olması yönünde bir tercih kullanılır. üsüste “independence day” ve “war of the worlds” filmlerini izleyince bir kez daha aynı şeyi düşündüm. filmi ortalama 2 saat olarak farz etsek; olaylar neredeyse 1,5 saat boyunca gayet olumsuz ve dünyanın sonunun geleceğine işaret eden şekilde devam ediyor olsa dahi bir şekilde dünya son dakikada genellikle amerikalı biri ya da birileri tarafından kurtarılır. dünya ve insanlık varlığını sürdürmeye devam eder. tabi arada bir kaç milyon insan telef olmuştur ama o kadarı da olur netice itibariyle. bu tarz filmlere “deep impact”, “armageddon”, “the day after tomorrow” ya da “i am legend” da ilave edilebilir.

evet, tüm yazdıklarıma rağmen  bu tarz filmleri izlemeye devam ediyorum; hoşuma gidiyor zira. ama beklentim bir gün izlediğim bir filmin sonunda, tercihen arka fondaki bir sesin “ve dünyanın da sonu böyle geldi işte sayın izleyiciler…” demesiyle birlikte ekranın kararması…

Kronik bağlanma problemim var

n.nahnu‘da okuduğum bir yazıya yorum bırakmıştım. dizi ya da film izlemek gibi iki seçenek arasında kaldığımda %90 itibariyle film izlemeyi tercih ederim ve ediyorum da nitekim. zira dizi izlemek belli süreç ihtiva eden bir eylem ve kısmen de olsa bir bağlılık/bağımlılık olgusu içeriyor. kısacası eğer bir diziden keyif almak niyetinde iseniz onun “takipçisi” olmak durumundasınız. asgari bir emek beklentisi var ortada.

bu nedenle “lost” dışında herhangi bir dizi takip etmiyorum ya da edemiyorum diyebilirim. zaten onu da takip etmemin nedenleri, temelde 5. sezona kadar dayanabilmiş olmam ve akabinde de tüm o anlatıların/olayların 6.sezon itibariyle nasıl bağlanacağı (ya da bağlanabileceği) merakı. ama film öyle mi? sharebus’ta filmi buluyorum, download manager’a atıyorum geceden ve takip eden günün akşamında seyrediveriyorum. azami 2,5 saat sürüyor ve bitiyor. giriş, gelişme ve sonuç… fazla bir bağlılık gerekmiyor. hani filmlerde ilişkiler üzerine problemli karakterler için denir ya; “bağlanma (commitment) problemim var”… işte benimki de o hesap!

5. sezonda bölümler biriksin hele; indirip toptan izleyeceğim lost’u… ;)

Geleceğe döneyim derken geçmişe gidiverdim

çocukluğumu hatırlatan filmleri, yıllar geçtikten sonra tekrar izlemek değişik bir deneyim oluyor. o zamanları btf21hatırlatan filmlerin başında kesinlikle “back to the future” serisi gelir. star tv’de parliament pazar gecesi sineması diye bir program vardı, sanırım bu yazıyı okuyanların çoğu anımsayacaktır. bir sonraki gün okula gidecek olmamıza rağmen, bize göre geç olan saatlere kadar oturup filmleri izlerdik. tabi meşhur pazar gecesi banyosu yapıldıktan sonra!

bu nedenle “back to the future” deyince zihnimde küçüklüğüme dair anılar ve o zamanki programlar beliriyor. güzel ve eğlenceli zamanlardı nihayetinde. neyse, yılbaşı nedeniyle eşime okuldaki arkadaşları tarafından “back to the future box set“i hediye edilmiş. bu hediye ondan daha çok ben sevindim diyebilirim. bir hafta içerisinde serinin üç filmini ve setten çıkan bonus diski özümsedik. tekrardan diyebilirim ki; benim için hala efsane bir üçlemedir. bir de üzerine lotr ile yarışır desem bana ayakkabı fırlatan çıkar mı bilemiyorum ama!.. ;)

Klişelerden bir demet yaptım ama ortam hala güzel

izlediğim, okuduğum ya da dinlediğim şeylerde klişelerin olması beni pek rahatsız etmiyor nedense. neticede klişelerden azade bir sanat eserinin ortaya çıkması öyle zırt pırt olmuyor; eh böyle birşey de meydana geldiğinde o eser klasikler arasında kendine yer buluyor. yani asıl mesele, günün sonunda klişe parçalara sahip olmak değil de klişelerin dozunu hazmedilebilir seviyelerde bırakabilmek olmalı.

neden böyle birşey yazdığıma gelirsek eğer… dün gece uzun zamandır bekleme listesinde tuttuğum “girl, interrupted” filmini izledim. winona ryder ve angelina jolie süper bir iş çıkarmışlar; sınırda gezen deliler rolünde. film bana yer yer “one flew over the cuckoo’s nest“i hatırlattı; ikisi de izlenirse sanırım bu hatırlatmada bana hak verilebilir. neyse, işte bu filmde yine bir ölüm sahnesi vardı tahmin edilebileceği üzere; ve yine böyle bir ölüm yağmurlu/karamsar/karanlık bir hava şartında vuku buldu. filmlerde bir ölü evden çıkarılırken ya da cenaze töreni yapılırken hava ekseriyetle yağmurlu olur. aklıma şöyle güneşli günde ya da bir yaz ayında birinin öldüğü dramatik/romantik bir film gelmiyor. bu, genel konsepte aykırı bulunuyor sanırım.

en başta klişe derken böyle ufak detaylara atıfta bulunuyordum. ama film mükemmele yakındı orası ayrı…

Alıcılarınızı ılığa ayarlayın ve arog’u tuşlayın

izledim izleyeceğim diye diye vizyona girdiğinden beri beklettiğim arog’a bu akşam iş çıkışında gidebildim nihayet. aslında dün akşam için niyetlenmiştik ama bilet almak için internet sitesine girdiğimde 3 seans sonrasına bile yer kalmamasının şaşkınlığını yaşamıştım. anlaşılan bu gidişle arog, recep ivedik’i de geçip en çok izlenen film olacak.

neyse, kısaca söylemek gerekirse filmi beğendim. amacını iyi belirlemiş olan ve neticede bunu da yerine getirebilen bir film çıkmış ortaya. gülmek için gittim ve bol bol da güldüm. gördüğüm kadarıyla salonun geri kalanı da benim ruh halimi paylaşır vaziyetteydi. kanımca gora’dan çok daha derli toplu bir film olmuş, prodüksiyona daha fazla para harcanmış; gerekli geri dönüşü de sağlamışlar. cem yılmaz biraz daha sık film yapsa diye içimden de geçirmedim değil.

onun dışında; film öncesi klasiği pop corn/kola ikilisi için sıraya girdik. biraz bekledikten sonra oldukça soğumuş bir patlamış mısır verdi kasiyer bayan. eh, “bu biraz soğuk, lütfen değiştirir misiniz?” dediğimizde ise şu enteresan yanıtı aldık: “o ılık ayarlanmış patlaklardan…”. soğumuş mısır ne zamandan beri “ılık ayarlı” oluyor, enteresan. sıcak olanlarıyla değiştirdik tabi sonunda ama yine de insanların sizi salak yerine koymaya çalışması biraz sinir bozucu. bir de neticede dükkan sahibi de değiller, ceplerinden vermiyorlar o mısırları. yarebbim…!