Bir tatil rotası: Maşukiye/Abant/Beypazarı

Bir kaç haftalık bir planlamanın neticesinde 9-10 kişilik bir topluluk ile hafta sonu gezisine çıktık. Rota ise Sakarya Maşukiye – Bolu Abant – Ankara Beypazarı şeklindeyi. Gezi 2 gün içerisinde tamamlandığı için biraz yorucu oldu diyebilirim. Katılımcı sayısı nedeniyle midibüs ile seyahat edilince de haliylen hissedilen konfor düzeyi bir Mercedes O403’inki gibi değildi. Yine de birlikten kuvvet doğar prensibi uyarınca oluşan olumlu ve neşeli atmosfer sayesinde rahatsızlık minimum düzeyde tutulabildi.

Benim gibi daha evvelden gitmemiş olanlar için kısaca anlatmak gerekirse, Maşukiye konum itibariyle pek çok aktivitenin yapılabildiği bir yer. Biz sabah kahvaltısı için gürül gürül akan bir derenin hemen yanı başına kurulmuş, alabalık yetiştiren ve yediren, bol yeşili olan bir yeri seçtik. O civarda bu tarzda pek çok tesis var. Onun dışında malum son zamanların popüler mekanlarından Kartepe de burada bulunuyor. Yazın kalabalık nasıl oluyor bilemiyorum ama kışın kayak amacıyla giden bayağı bir insan var. Bir de etrafta çok şirin ve modern tarzda tasarlanmış evler ve butik oteller fark ediliyor; sık sık kaçamak yapasım geldi onları görünce.

Abant’ı ise anlatmaya pek gerek yok. Havanın da aşırı güzel olması sayesinde gölün çevresi piknik yapanlar, koşanlar, yürüyüş yapanlar ve tabi faytona binenler ile dolup taşıyordu. 7 km’lik bir göl çevresi yürüyüşü yapınca akciğerleriniz açılıyor yeterince. Yalnız havanın sıcaklığına ve güneşin parlaklığına rağmen, gölün civarında yer yer kara rastlamak da ilginçti hakikaten.

Yolculuğun son durağı ise Beypazarı idi. Şimdiye kadar Beypazarı ile ilgili bildiğim tek şey meşhur “kuru”su idi. Ufak tereyağlı galeta desem biraz tanımlamış olabilir zannımca. Ama tadı pek bir güzel orası kesin. Çay yanına birebir. Onun dışında daha evvel başka bir yerde görmediğim değişik tarzda simitleri de vardı. Biraz daha ince ve ufak simitler; ama pek lezizler.

Aynı Safranbolu’da olduğu gibi Osmanlı zamanından kalmış pek çok eski ev bulunuyor burada. Çoğu restore edilmiş ve turizmin hizmetien tahsis edilmiş. Tarihi dokuya uygun bir çevre düzenlemesiyle birlikte gezilmesi, alışveriş yapılması ve akabinde oturup bir şeyler yenilmesi rahat bir ortam sağlanmış. Rehberin dediğine göre yıllık ortalama 300,000 turist geliyormuş ki sadece 10 senedir turizmin canlandırılmaya çalışıldığı bir ilçe için çok etkileyici bir rakam. Şöyle söyleyim, bizim topluluk yaptığı total harcama ile ilçenin ekonomik krizden asgari düzeyde etkilenmesi için elinde geleni yapmıştır!

Beypazarı’nın bir de havucu meşhurmuş; o nedenle havuçla neredeyse her türlü yiyecek/içecek üretilmiş. Havuç suyu, havuçlu dondurma, havuç döneri vs. vs. Havuçtan hiç hazzetmediğim için pek yanaşamadım ama prensip olarak fikri beğendim.

Anadolu’nun pek çok yerinde aynı Beypazarı gibi belli bir turizm potansiyeline sahip olabilecek ilçeler ve iller var. Lakin bunun için biraz vizyona, bolca da çabaya ihtiyaç var. Şimdilik Beypazarı’nda bunlar gerçekleştirilebilmiş. Gitmeyi düşünenlere tavsiye edebilirim.

Advertisements

Yemekteyiz, ama biraz tuzu mu eksik ne!..

bayram tatili/arası sayesinde olağan saatlerin dışında da televizyona bakabildim. herkesin anlatıp durduğu şu meşhur “yemekteyiz” programının bayram özel versiyonunu, otelde akşam yemeği saatinin gelmesini odada yatıp beklerken izledim. ortamın getirdiği rahavete bağlarsam belki kendimi mazur gösterebilirim. neyse, program eğlenceli bir kere ve kendini kesinlikle izletiyor. son zamanlarda yemek yapma ve genel olarak yemek olayına da artan ilgimden dolayı izledikçe izleyesim geldi; ki bu da bu tarz programlar için başarı kıstası sayılabilir. başka kanala geçme isteği uyandırmaması…

insanlar daha bir sıradandı, her an her yerde karşınıza çıkabileceklermiş gibi. set yerine insanların kendi yaşadığı yerlerde çekimlerin yapılması, onların kendi tabak çanağını kullanması falan atmosfer açısından olumlu. show tv de sadece 10 bin ytl gibi oldukça cüzi bir ödül karşılığında ratinglerden hatırı sayılır bir pay kapıyor. neticede alan razı, satan razı durumu.

bölümlerden birinde, yaşlıca bir bayan heyecanla yemeklerini yapıyor, sofrasını kuruyor. her şey olağan ve olması gerektiği gibi görünüyor. daha sonra ise bir kaç yarışmacı tabaklarında ve masanın bazı yerlerinde kıl-tüy buluyor. tansiyonu düşen mi ararsın yoksa midesi bulanıp öğüren mi!.. belki de sorun bendedir bilemiyorum ama, yemek yerken yemeğin içinden bile kıl çıksa alır kenara koyar, sonra yemeye devam ederim. çok büyük bir sorun değil yani.. millet sanki abartıyor bu durumu. ya da ben biraz genişim bu hususta.

bir de onca kavga kıyametten, laf sokup çıkarmaktan sonra salonun ortasına çalgıcıları getirip hep beraber göbek atmaya başlamaları da pek bir enteresan. yediklerini yakmak açısından da yapılmış bir açılım olabilir tabi! bir oturuşta 4-5 çeşit yemek yenirse bir şekilde kalorilerin vücuttan atılması lazım gelir.

ekşi sözlükte, yemekteyiz’in öğrenci evi versiyonunun çıkarılması senaryosuna göre bir kaç şey karalanmış da düşününce süper bir fikirmiş gibi geliyor. bol malzeme; ekşın, ter, gözyaşı ve bolca ketçaplı makarna!..

Tatil günlüğü

geçtiğimiz cumayı da içine katarak 9 günlük bir tatile çıktık; zaman zaman yorucu olsa da keyifli ve güzel bir tatildi diyebilirim. tatilin güzelliği, klavyenin başına oturmak zorunda kaldığım bir pazartesi sabahında pek bir anlaşılır oluyor. uyku düzeninin yerine oturabilmesi için bir kaç gün daha beklemek gerekecek sanırım. notlar ise şu şekilde;

  • yeni bir hanımköylü olarak kütahya’da geçirdik bu bayramı. çok kısa süre kayınpederin evinde, daha uzunca bir süre ise emet’te bu sene açılmış, güzel ve temiz bir termal tesiste kaldık. sıcağı ve kaplıcayı sevenlere tavsiye edilebilir.
  • otobüs yolculuğu oldukça yorucu oluyormuş. 9 saatlik bir gece yolculuğu bünyeye biraz ağır geldi. bir de üzerine, gecenin 3’ünde hemen bir arkadaki koltukta cıv-cıv-cıv gameboy/tetris karışımı bir aletle oynayan velet de eklenince zor sahiden. ağlayan bebekler de işi pek kolaylaştırmıyor ayrıca.
  • otobüsün muavini biraz garip ve hafif asabiydi. sonlara doğru “simav’a ne zaman gelecegiz acaba?” diye soran yolcuya, “geldik ya!” diyebildi hiç çekinmeden.  
  • termal tesis/kaplıca olunca, lobide, bahçede ve geri kalan heryerde 60-70 yaş ortalamalı bornozları ve şıpıdık terlikleriyle dolaşan çok sayıda insan da bulunuyor haliylen. daha uzunca bir süre bornoz giyen bu kadar insanı aynı görebileceğimi pek sanmıyorum. estetik değildi kesinlikle!
  • bir de bizim millet sahiden beleş olayını çok seviyor. otelde her gün saat 3’te çay ve kek servisi oluyordu, insanlar arada midelerine bir iki bir şey atıp, oturup konuşsunlar diye. ama çay makinasının önünde oluşan uzunca kuyruklar, tepeleme doldurulmuş tabaklar, kavga dövüş pek bir acayip kaçıyor. bunu yapanlar, sabah ve akşamları açık büfe de neler yaptı varın siz tahmin edin… açık büfe, türk halkına yasaklanmalı zannımca.
  • dönüş bileti ile ilgili olarak garaj’a gittiğimde şöyle bir diyaloga şahit oldum. dumur ediciydi; orta yaşlı bir bayan şunu sordu görevliye; “saat kaçta tavşanlı’ya araba var?”, cevap “5’te, 6’ta ve 9.30’da.”. lakin bu yeterli olmamış ki, kadın tekrardan “saat 7’ye bilet yok mu?”. şuna benziyor bu durum; biri sizden birşey ister ve akabinde “yok ne yazık ki” dersiniz, karşıdaki “hiç mi yok?” gibi hayat karartıcı, mavi ekran verdici bir sözle karşılık verir.
  • kütahyalılar ne iğrenç bir otobüs şirketidir öyle. internetten bilet alıp, ekstrenize harcamayı yansıtırlar. ama siz bu bileti iptal ettirmek istediğinizde, “sistem ne yazık ki internetten alınan biletlerin iadesini mümkün kılmamaktadır” gibi mantıksız bir cevap alırsınız. ve binmeyeceğiniz bir otobüs biletini iptal ettirmek için, tatilde adamlarla 4 gün uğraşır durursunuz. duvara laf anlatmak kadar yorucuydu.