bildiğiniz en önemli deniz kazası nedir diye sorsalar büyük olasılıkla cevabınız titanic olur, ya da bilemedin lusitania… amerika’nın pek çok olayı dünya genelinde bilinir kılma ve dramatikleştirme yetisi malum. neyse, aslında bilinen en büyük deniz faciası wilhelm gustloff adlı alman gemisinin 1945 yılında baltık denizinde dibi boylaması. hayli önemli bir kısmı kadınlar ve çocuklardan oluşan üzere 7000 ila 10000 arasında kişinin öldüğü tahmin ediliyor. olayın ayrıntıları wilhemgustloff.com adresinde bulunabilir.

günter grass’ın en son romanı yengeç yürüyüşü de bu deniz faciasıyla ilgili. yarı kurgusal yarı tarih bilgisi içerin bir kitap. geminin batışından kurtulan bir kadının aynı gece doğurduğu çocuğunun ağzından anlatılıyor olaylar. grass, alman halkının aradan geçen 60 yıla rağmen bu önemli facia üzerine neden düşünmediği ve hatta görmemezlikten geldiği hakkında fikir yürütüyor. batan gemide pek çok yaralı nazi askerinin de yer alması, bu nedenlerden biri. naziler yüzünden oluşan mahcubiyet nedeniyle de faciayı dillendirmekten ve anmaktan kaçınıyorlar.

yeri gelmişken diğer mühim deniz facialarını da analım. hepsi 2. dünya savaşının sonlarına doğru doğu prusya’dan kaçan almanları taşıyan gemilerdi. goya, steuben, cap arcona.

Reklamlar

istanbul film festivali’nin 24.sü de nihayete erdi. kafası kesilmiş tavuklar gibi sağa sola her bulduğumu filme gitmedim, ya da gidemedim diyeyim. işin ekonomi politiği var zira… az biraz göz kararı, hafif tavsiyeler neticesinde 5 tane film izledim neticede. bu sefer bariz bir kuzey amerika-almanya düeti sahne aldı, geçen seneye kıyasla. sırayla yazalım bir şeyler, daha sonra görmek isteyenlere de fikir verebilir.

en beğendiğim robert leparge’nin yazdığı, yönettiği ve iki kardeşi oynadığı far side of the moon(la face cachée de la lune). sahne geçişleriyle ve müzikleriyle seyre değer. ayrıca uzay tutkusu olanlara ve tarihinde kardeş çekişmesi barındıranlara birebir.

scrubs dizisinde de pek başarılı oynayan zach braff’ın ilk yönetmenlik deneyimi garden state var bir de. şimdiye kadar vizyonda gösterilebilirdi aslında. amerika’da yazın oynamış zira. filmi izlenebilir kılan unsurların en başında natalie portman geliyor, ve tabi harika müzikler. bir an evvel soundtrack araştırmalarına başlamalı…

kataloğu karıştırırken festivalde gösterileceğini öğrenmek ten hayli mutlu olduğum filmlerden biri de, hannes stöhr’ün one day in europe filmi… arkaplanında deportivo-galatasaray şampiyonlar ligi finali barındıran; avrupalıların her ne kadar birlik ya da imparatorluk yolunda ilerliyor olsalar da aslında en temel düzeyde yani insanı iletişim hususunda daha emeklemekte oldukları fikri üzerine bina edilmiş hoş bir film. moskova, istanbul ve compostela bölümleri hayli eğlenceli, lakin son berlin kısmı biraz baştan savma olmuş. maçın skoruna gelince penaltılar hala atılmaktaydı.

bir diğer alman filmi de napola. nazi politik akademileriyle ilgili… ne yazıkki klasik bir yatılı öğrenci filminden pek öteye gidemiyor. yanı sıra klişe holivud sahneleri de bol. fakat sırf 2 genç oyuncunun performansı için seyretmeyi hak ediyor. ama sinemaya gidip o kadar para vermeden…

son olarak ayrı paragraf açmak lazım, roman polanski’nin chinatown‘ına… şimdiye kadar seyretmemiştim ve hatta duymamıştımda. eh yuhalanmak lazımsa yuhalayınız efendim. bilmemek değil öğrenmemek ayıptır zira. neyse, anlatmaya gerek yok, jack nicholson’ı görmek için bi yerlerden tedarik ediverin. yalnız altyazısı düzgün olsun, festivaldeki gibi tercüme facialarına maruz kalmayın…