Koruma kalkınlı şemsiyeler ve dolu barajlar

Son zamanlarda garip bir takıntıya sahip oldum. Sabahları işe geldiğimde mütemadiyen İski’nin internet sitesinden barajların doluluk oranlarına bakıyorum. Açıkçası bunu neden yapıyorum bilemiyorum. Dedim ya bir takıntı haline büründü bu. Eh, bir kaç haftadır da pek ara vermeden yağan yağmur sayesinde İstanbul’da barajlar doluyor ve mutlu oluyorum. Sanırım, bu zihin yapımla yazın da barajların boşluk oranına bakaraktan üzüntü duyabilirim. Kafamı dağıtmam lazım.

Bir kısım insanlardan, yağmurlu havalarda uzak durmak lazım. Zira inanılmaz boyutlara ulaşabilen şemsiyeleri nedeniyle bir tehlike merkezi haline geliyorlar. Geçen gün eve giderken yolda karşıdan gelen bir kadından kaçmak zorunda kaldım sırf bu yüzden. O kadar büyük bir şemsiyesi vardı ki altına tüm ailesini sığdırabilir üzerine bir kaç yedek bile alabilirdi. Bu tip insanları, filmlerde sık sık karşımıza çıkan görünmez kalkanlara sahip ufolara benzetiyorum. Geniş bir dairenin altında yürüdükleri için yanlarına 1 metreden daha fazla yaklaşmak mümkün olmuyor; kalabalığı yarıp geçebilen bir yeteneğe sahipler. Savunma kalkanına çarpıp gözümden olmak istemiyorum!

Advertisements

Tembellik kader olmaktan çıksın artık!

Zaman zaman inanılmaz derecede tembel olabiliyorum. Çok basit şeyler bile bir türlü yapılamayanlar listesinin üst sıralarında kalmaya devam edebiliyor uzunca bir süre. Örneğin, ipod’uma uzun süredir yeni bir şarkı/türkü yüklemediğim için her gün Katy Perry’nin “I kissed a girl” şarkısını dinliyorum hala. Zira ipod’un içindeki şarkı sayısı sadece 2. Ipod da montun cebinde benle beraber dolaştığı için aramızda böyle bir seviyeli ilişki ortaya çıktı. Bu arada “I kissed a girl”ü de ezberledim haliylen. Kadının diğer şarkılarını bilmiyorum; hatta nasıl oldu da ipod’un içinde sadece bu 2 şarkı kaldı, onu da bilmiyorum.

Krizin teğet geçtiği trençkot , sözüm sana!

Sinema dergisine yıllık aboneyim; ay içerisinde hangi filmlerin gösterme girceğini ya da dvd piyasasına nelerin çıktığını öğrenir ve akabinde gider rapidshare’den indiririm. Kısacası kullanışlı bir veritabanı işini görür benim için. Evet, arada sinemaya da fiziki olarak gidiyorum ama “The Curios Case of Benjamin Button” gibi izlenmesi sinemada zevkli olabilecek olanları tercih ediyorum.

Sadede gelmek gerekirse; derginin bu ayki sayısına eşantiyon olarak “Esquire”‘ın Aralık sayısını da eklemişler. Düzenlenen bir kampanya çerçevesinde bu dergiye yıllık olarak daha ucuza abone olunabilecekmiş vs. Pek ilgimi çekmedi doğal olarak; zira erkek dergisi diye lanse edilen dergilerde fazla bir şey bulamıyorum. İşlenen konulara görece daha dar bir kesime hitap ediyor diye düşünüyorum. Neyse efendim, derginin sayfalarını karıştırıp ne var ne yok diye bakarken bir reklama denk geldim. Bir erkek manken üzerene çeşitli markaların ürünleri giyerek poz vermiş. Sayfanın altında da bu ürünlerin fiyatları yazıyor. Bunlardan biri de “Burberry”e ait bir trençkot… Eh, bir trençkot ne kadar olabilir ki diye düşünülebilir neticede ama bu bahsettiğim tam olarak “2,700 ytl” idi. Tam anlamıyla dumur oldum, üzerine bir de mavi ekran verdim.

Bir de şu açıdan düşündüm olayı; eğer bir trençkota 2,700 ytl verebilecek kadar kendimden geçmiş ve zengin olsaydım, bırak “Esquire”ı herhangi bir dergi vs. okumakla vakit geçirmezdim. Onun yerine para harcıyor olurdum sanırım. Dünya çıldırmış arkadaş!… Anlaşılan belli bir kesimi kriz teğet geçiyor…

Lakap takma bak, bozuşuruz!

Bir önceki yazıda eski fotoğraflara olan ilgimden bahsetmiştim. Ondan hareketle yine flickr’da fotoğraflar arasında geziniyordum. Avustralya Medya Müzesi’ne ait bir flickr hesabına denk geldim. Birinci Dünya Savaşı’na ait 20 küsür tane fotoğraf da sergileniyor burada. Onlardan bir tanesinde “Boche prisoners” diye bir tabire dikkatimi çekti. Zira düşman tarafı tanımlamak için kullanılan bir tabir gibi görünse de, yine de kime tekabül ettiğini tam anlayamamıştım.

Wikipedia’da araştırınca tahmin ettiğim üzere o dönemde Alman askerleri ifade etmek için kullanılan bir lakap olduğunu öğrendim. Bununla alakalı olarak Wikipedia’da oldukça detaylı olmak üzere şöyle bir sayfa da varmış: List of Terms used for Germans (Almanlar için kullanılan tabirlerin listesi). Acayip bir liste ve kısaca göz gezdirince pek çok ülkenin kendi dillerinde Almanları ifade etmek üzere çoğunlukla aşağılayıcı onlarca sıfatın/kelimenin var olduğu görülebilir. En azından İngilizce olanlara (misal Kraut, Jerry, Fritz vs.) tarihi filmlerden veya arka planı İkinci Dünya Savaşı olan bilgisayar oyunlarından aşinaydım. Anlaşılan anti-alman bir yaklaşım var Avrupa’da. Tabi her iki dünya savaşını da başlatan tarafın onlar olması halklar arasında pek popüler olmamalarının da en önemli sebebi. Hala böyle bir durum var mıdır merak konusu? Sanırım şimdi ilgi daha çok Avrupa dışı milletlere yönelmiş olsa gerek.

Bilemiyorum diğer dillerde Türkler için bizim bilmediğimiz bu tarz yakıştırmalar var mı? Ya da Türkçe’de diğer ırkları/milletleri aşağılayacak türde sıfatlar bulunuyor mu? Varsa da sanırım zaman içerisinde yabancıya karşı duyulan düşmanlığın azalmış olması ya da var olanların açıktan dillendirilmesinin kınanan bir hal durumunu alması belirli kelimelerin de ortadan kalkmasına neden olmuş olabilir.

Neticede olan Almanlara olmuş. Fazla üzerlerine gitmişler…

Nostaljide buldum kendimi

Uzun yıllar evvel çekilmiş siyah-beyaz fotoğraflara bakmayı severim. binaların ve sokakların nasıl göründükleri, insanların o zamanlarda nasıl giyindikleri ve hatta saçlarını nasıl taradıklarını incelemek bile hoşuma gider. İnternet sağolsun; sayesinde flickr’da ya da diğer sitelerde gezinerek bu tarz fotoğraflara ulaşabiliyoruz. Geçmişin bugüne taşınmasına ve hafızanın taze kalabilmesine yardımcı oluyor.

Neyse, aşağıdaki fotoğraf bilinen ilk fotoğraf olarak nitelendiriliyor. Fransız Louis Daguerre tarafından 1839-1840 dolaylarınde çekilmiş ve tek bir çekim için fotoğrafçının 10 dakika pozlama yapması gerekmiş. Bu nedenle de normalde hayli işlek ve yoğun bir mekan olan bu cadde, sabahın erken saatlerindeymiş gibi oldukça tenha görünüyor. Bir tek fotoğrafın son alt tarafında ayakkabısını boyatan bir adam seçilebiliyor. 10 dakikadan uzun süre hemen hemen aynı pozisyonda kaldığı için fotoğrafta görünebilmiş.

Örneğin 1930’ların New York’unu gösteren güzel fotoğraflara da flickr’daki ilgili sayfadan ulaşabilirsiniz.

80’lerde düğün olmak

düğünlere ya da nikahlara katılmayı pek sevmem. etraf oldukça kalabalık olur, çoluk çocuk bağırıp çağırır ve sonuna kadar curcuna… klastrofobik bir bünyeye sahip olmasam da yine de düzensiz hareket eden bir kalabalığın arasında kendimi pek bir rahatsız hissederim.

neyse, dün 2 farklı nikaha/düğüne katılmak durumunda kaldığımdan bunları yazmak geldi içimden. eh, sosyal bir varlık olarak hayatıma devam edebilmem için de bu tarz etkinliklere katılmak durumundayım. hem kendi düğünüme gelenlere iade-i ziyaret yapmak lazım hem de takılan altınların hayat döngülerinin bir şekilde devem etmesi gerek.

akşam katıldığım düğünün mekanı ise çok enteresandı. ortam, zaman makinesiyle ışınlanıp 80’lerden 2000’lere gelmiş gibiydi aynı. hani bir yönetmen arkaplanı 80’lerde geçen bir film çekmek istese, bahsettiğim düğün salonunu pek akala kullanabilir. mesela, salonun ortasında tavana asılı disko topunun altında dans eden ahu tuğba! kabus gibi değil mi? zaten takı sırasının en önüne atlayıp, altını damada takar takmaz da kendimi dışarı atabildim. soğuk havada arabaya kadar 15 dakika kadar yürüyünce tüm o kabusu geride bırakabilmiştim.